Hizmette 10+ Yıl ve binlerce müşteri memnuniyeti... | %100 doğru kaynak | %100 memnuniyet | %100 mezuniyet | 0.332 350 23 47
0.541 350 23 42
EDB103U-ESKİ TÜRK EDEBİYATINA GİRİŞ BİÇİM VE ÖLÇÜ DERSİNİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
EDB103U-ESKİ TÜRK EDEBİYATINA GİRİŞ BİÇİM VE ÖLÇÜ DERSİNİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİNE VE DİĞER DERSLERİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİNE ULAŞABİLİR, AÖF ÇIKMIŞ SORULARI, AÖF DERS ÖZETLERİNİ VE AÖF YARDIMCI KİTAPLARI ONLİNE SİPARİŞ VEREBİLİRSİNİZ...

I. ÜNİTE - ESKİ TÜRK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ VE BAZI TEMEL BİLGİLER

GİRİŞ

Eski Türk Edebiyatının Tanımı ve Çerçevesi

Edebiyat, yeryüzündeki milletlerin din, tarih, dil, kültür ...  birikimleri olarak ilerler. Yeryüzündeki hiçbir milleti bir diğerinden bağımsız ve soyut düşünemeyeceğimiz için edebiyatlarını da birbirlerinden bağımsız ve soyut düşünemeyiz. Edebiyatlar her türlü toplumsal olaydan etkilenir ve bu etkileşimle yoluna devam eder.

Türk edebiyatı ise 10. asırda İslam dinini kabul etmesi, 19. yüzyılla beraber batı etkisini de görmesi ile değişiklikler yaşamıştır. Kimi yazarlar bu değişimleri 'İslam öncesi Türk edebiyatı', 'İslami Türk edebiyatı' ve 'Batı etkisindeki Türk edebiyatı' olarak 3'e ayırırlar.

Not: İslami dönem Türk edebiyatının ilk önemli eseri 1069 yılında yazılan Kutadgu Bilig'tir.

Eski Türk edebiyatı döneminde varlığını sürdüren üç ayrı edebi anlayış vardır:

1. Halk edebiyatı

2. Tasavvufi halk edebiyatı (Tekke edebiyatı)

3. Klasik Türk edebiyatı (Divan edebiyatı)

Eski Türk edebiyatı 13. yüzyıl sonlarından 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar olan Türk edebiyatı dönemini kapsar.

Bu döneme İslami kültürün, Fars edebiyatının, Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerin etkisi büyüktür.

ESKİ TÜRK EDEBİYATI

Adlandırma Sorunu

13. yüzyılın ortalarında İran edebiyatının etkisiyle doğan ve 19. yüzyıl ortalarına kadar varlığını sürdüren bu edebiyata eski Türk edebiyatı adı verilmiştir. Ancak bu isim yerine popüler yayınlarda Divan edebiyatı, bilimsel yayınlarda klasik Türk edebiyatı adı da verilmiştir.

Eski Türk Edebiyatının Dayandığı Ortak Kültür

Eski Türk edebiyatı ortaya çıktığı dönemden başlamakla beraber İslam etkisindeki İran edebiyatını örnek almıştır. İran edebiyatı ise Arap edebiyatını esas almaktadır. Ancak bu eski Türk edebiyatının Arap edebiyatını esas aldığını göstermez. Çünkü İran edebiyatı Arap edebiyatını esas alır ve etkilenirken aldıkları verimleri kendilerine özgü bir kalıpla yoğurmuştur. Yani alınan edebiyat geleneği saf Arap geleneği olarak kalmamıştır. Kaldı ki İran edebiyatında eserler veren Türk yazar ve şairleri ve İran edebiyatının gelişmesine katkıda bulunan Türk hükümdarları da düşünürsek eski Türk edebiyatı Arap, Fars ve Türk kültürlerinin birikimlerinden oluşan bir edebiyattır diyebiliriz.

Eski Türk edebiyatının Arap ve Fars edebiyatından esinlenmesinin tarihi ve sosyolojik nedenleri vardır:

-Öncelikle Türkler ile Arap ve Farslar arasından din birliği vardır.

-Osmanlı bölgesel bir güç olmaktan çok bir dünya devleti olmak istemiştir. Bu nedenle fethettiği toprakların diline ve kültürüne ihtiyaç duymuş, onları asimile etme yoluna gitmemiştir.

-Arapların ve Farsların İslam dinine Türklerden daha önce girmiş olmaları, Türklerin sanat konusunda kendilerine örnek olarak Arap ve Farsları almalarını sağlamıştır.

-Son olarak İran ile olan komşuluk ilişkisi bu etkileşimin nedenlerinden biridir.

Eski Türk Edebiyatında Dil

Türklerin İslam'ı kabul etmesiyle beraber İslami kaynakların Arapça olması bu dille bir etkileşime neden olmuştur.

İslam'dan önce sözlü bir şekilde gelişen Türk edebiyatı Arapça ve Farsça ile karşılaşınca karşılarında sistemleşmiş klasik bir edebiyat anlayışı buldular. İran coğrafyasındaki Türk liderler bu dillerin gelişim göstermesi için destek gösterdiler. Türk yazar ve şairler tıpkı Fars yazar ve şairler gibi Arapça  veya Arapça'dan aldıkları sözcüklerle eserler meydana getirdiler.

Etkileşimlerin devam etmesi ile Türkçe'ye pek çok yeni kelime girdi. Örneğin Arapça'dan dini, Farsça'dan edebi terimler alındı. Arapça daha çok eğitim kurumları olan medreselerde, Farsça ise sanat ve tasavvuf çevrelerinde kendini gösterdi.

Dönemin Divan şiirinde kendisini gösteren bu Arapça ve Farsça sözcükler her zaman alındığı gibi kullanılmamışlardır. Bu sözcükler doğan olarak Türkçe içinde zaman zaman eriyip gitmiştir.

Divan şiiri ağır ve süslü bir yapıya sahiptir. Kullanılan temalar her zaman gerçek anlamlarını barındırmaz. Çoğu zaman mecaz anlamları ile karşımıza çıktığı için ikinci hatta üçüncü anlam katmanlarına sahiptir.

Okuma Parçası:

BELÂGAT

Belâgat, bir düşünce ya da duygunun yerinde ve zamanında manası en açık şekilde ve akıcı bir dille ifade edilmesidir. Belâgat kitaplarında sözün fasîh (açık, anlaşılır ve akıcı) olmak şartıyla muktezâ-yı hâl ve makam denilen (a) söyleyenin, (b) söze muhatap olanın, (c) dile getirilecek düşünce, duygu ve hayalin durumuna uygun şekilde söylenmesi olarak tanımlanır.

“Muktezâ-yı hâl ve makam”, lafızların gösterdiği anlamların belirlenmesi ve anlaşılmasında da önemlidir. Çünkü dilde aynı kelime farklı bağlamlarda farklı anlamlar kazanabilir. Söz söylenilmesi gereken durumlar, ifade edilecek duygu ve düşünceler sayısız ve birbirinden farklıdır.

 Ayrıca, bunları ifade edecek şahsın önünde de kendisinin ve karşısındakinin fikrî, zihnî ve psikolojik hâline, eğitim durumuna göre değişen ve çeşitlenen çok farklı seçenekler vardır. Söz, ifadesi kastedilen tek bir manayı birden fazla şekilde dile getirebilir. Mananın bu seçeneklerden kendisine en uygun olanıyla birleşmesi sonucu belâgat gerçekleşir. Belâgat için öncelikli şart fesâhattir.

 Fesâhat ilgisini daha çok lafzın (tek veya ibare hâlinde) niteliklerine yöneltir; belâgat ise tek tek lafızla ilgilenmez, cümledeki kelimeleri birlikte ifade ettikleri mana ile ele alır. Daha sonra da bu ilgisini bütün metne yayar.

Diğer bir ifade ile cümle ögeleri arasındaki ilişkiye yönelttiği dikkat tek bir cümlede kalmaz, o metindeki diğer cümlelere ve onların ögelerine de uzanır.

Belâgatin terimlerinden ve kurallarından bahseden bilim dalına “Belâgat ilmi” denir.

Belâgat bir ilim olarak üç kısma ayrılır: Meânî, beyân ve bedî’. “Me’ânî” sözün duruma uygun bir şekilde nasıl ifade edileceğini, “beyân” bir maksadın birbirinden farklı usullerle ne şekilde dile getirileceğini, “bedî” ise maksadı ifadede yeterli olan söze mana ve âhenk açısından güzellik verme yollarını gösterir.

Eski Türk Edebiyatında Şiir

Divan Şiirinin Dönemleri

1. Oluşum Dönemi

XIII. yüzyılın sonlarından XIV. yüzyıl sonlarına kadar devam eder.

 Dönemin önemli temsilcileri, Âşık Paşa (öl.1333), Gülşehrî (öl.XIV.yy.), Şeyhoğlu Mustafa (öl. 1401?), Ahmedî (öl. 1413) ve Şeyhî (öl. 1431?) gibi şairledir.

2. I. Klâsik dönem

XV. yüzyılın ilk yıllarından XVII. yüzyıl başlarına kadar devam eder.

 Ahmed Paşa (öl. 1496), Necatî (öl.1509) ve Zâtî (öl.1546) gibi şairlerle olgunluk kazanmaya başladığı; Fuzulî (öl.1556), Bakî (öl.1600), Nev’î (öl.1599), Hayalî (öl. 1557) ve Taşlıcalı Yahya (öl.1582) gibi şairlerle de Türk edebiyatının İran edebiyatı etkisinden kısmen de olsa kurtularak artık kendi iç gelişimini tamamlayıp özgün eserlerini vermeye başladığı bir dönemdir.

3. II. Klâsik Dönem

XVII. yüzyıl başlarından XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eder. İran edebiyatındaki üslup farklılaşmasının etkisiyle özellikle şiirde yoğun olarak yeniden bu edebiyatın etkisi altına girdiği bir dönemdir.

Sebk-i Hindî (Hind üslubu) adı verilen bu edebî akımın Türk edebiyatındaki önemli temsilcileri Fehîm-i Kadîm (öl. 1647), Nâ’ilî (öl. 1666), Nedîmi Kadîm (öl.1670), Nef’î (öl. 1635) ve Şeyh Gâlib (öl.1799)’dir.

Divan edebiyatı saydığımız bu üç döneme sıkışıp kalmış bir edebiyat değildir. Türk edebiyatının batı etkisine girdiği dönemde bile hatta Cumhuriyet edebiyatında da Divan edebiyatı anlam ve ses güzelliğinin etkisini göstermiştir.

Osmanlı Toplumunda Şiir ve Şairin Önemi

Osmanlı toplumunda padişahından esnafına, bilim adamlarından devlet görevlilerine kadar her kesim şiirle ilgilenmiş, sanata ve sanatçılara büyük önem vermişlerdir. Padişahların dönemlerinin en başarılı Divan şairlerinden sayılması, çıkılan seferlerde dahi sanatkarların yer alması bunun tipik örneklerindendir.

Şu’arâ tezkirelerinde yer alan birtakım bilgilerden yola çıkarak Osmanlı dönemi şairlerinin şiir ve edebiyatla ilk kez aile çevresinde tanıştıklarını söylemek mümkündür.

Ayrıca her aşamadaki eğitim öğretim kurumlarının dersleri arasında edebiyatla ilgili olanların ağırlıklı olarak yer aldığı; hatta Miftah Medreselerinde olduğu gibi yüksek öğretim sisteminin bazı aşamalarına o dönemde okutulan edebiyatla ilgili teorik eserlerin adının verildiği görülmektedir. Bu, o dönemde eğitim öğretimde edebiyatın tuttuğu yerin önemini göstermektedir.

Not: Şu'ara tezkireleri, Divan şairlerinin meslek grupları ve yetiştikleri bölgelerle ilgili olarak şairlerin hayatları ve eserlerinden örnekler veren tezkirelerdir.

Dönemin Şiir Kitapları

1. Divanlar

Şairlerin nazım şekilleri ile yazdıkları yazıların toplandığı kitaplardır.

Ancak bu dönemin her şairinin divan sahibi olduğunu göstermez. Çünkü Divan oluşturabilmek için belli sayıda şiir sahibi olmak gerekmektedir.

Divanlar düzenlenirken nazım şekilleri esas alınmış ve şiirler genellikle kasideler, tarih kıt’aları, gazeller, musammatlar, rubâ’îler, kıt’alar, beyitler, mısralar düzeninde sıralanmıştır. Ancak Türk edebiyatında her zaman uyulmuş bir divan düzeninden söz etmek mümkün değildir. Musammatların gazellerden önceye alındığı, kasidelerin gazellerden sonraya konulduğu divanlar da vardır.

Gazeller divanlarda redifli gazellerde redifin son harfi, redifsiz gazellerde de kafiyenin son harfine göre Osmanlı Türkçesi “elifbâ (alfabe)”sı esas alınarak sıralanmıştır.

Bazı harflerle kafiye bulmak güç olduğundan bütün harflerle gazel söylemiş şair sayısı oldukça azdır. Kasidede ise, böyle bir sıra gözetilmemiş; bu nazım şekliyle yazılmış manzumeler daha çok konularının önemine göre sıralanmıştır.

Tarih kıt’aları ise son mısra ya da beyitlerinde birtakım önemli olayları “ebced”le tarihlendirmek için yazılmış; edebî olmaktan çok tarihî değer taşıyan manzumelerdir.

Musammatların sıralanmasında genellikle bendlerinin mısra sayılarına dikkat edilmiş olsa da bunun bir kural hâline geldiğini söylemek mümkün değildir.

Gazellerden sonra genellikle “mukatta’ât” olarak adlandırılan kıt’a, rübâ’î, matla’, müfred gibi küçük hacimli şiirler yer alır. fiiirlerin, bir başka açıdan bakarak kendi içlerinde nazım şekillerine göre gruplandığını da söyleyebiliriz. Bunda da esas olan nazım şekillerinin uzunluğu ya da kısalığıdır. Kasîde, terkîb-i bend, tercî’-i bend gibi uzun şiirlerle başlayan bir divan, orta uzunluktaki şiirler olan gazellerle ve gazele göre daha kısa nazım şekilleri ile devam eder; bağımsız beyitler ve mısralarla da son bulur.

Küçük hacimli ve eksik divanlara divançe, nazım şekiller bakımından zengin, geniş hacimli divanlara ise müretteb divan denir.

2. Mesneviler

Mesnevi hem bir nazım biçimi hem de bu nazım biçimiyle yazılmış eserlerin toplandığı kitabın adıdır. Divandan daha uzun, kimi zaman destansı kimi zaman öğretici yönü ağır basan yönleri vardır.

Mesnevîde beyitlerin diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi içinde kafiyelenmesi ve gazel ve kasidede olduğu gibi beyit sayısı için bir sınırlama konulmamış olması, diğer nazım şekillerinde olduğu gibi şairleri kafiye bulma ve sayısı önceden belli birkaç beyit ile düşüncelerini ifade etme sıkıntısından kurtarmış; bu nedenle de uzun, bazen binlerce beyit tutan manzumeler bu nazım biçimiyle yazılmıştır.

3. Şiir Mecmuaları

Divanlar ve mesneviler dışında farklı şairlerin çeşitli nazım şekilleriyle yazdıkları şiirlerinin toplandığı “şiir mecmuaları (mecmû’a-i eş’âr)” ile beğenilen bir şiire başka şairler tarafından yazılmış benzer şiirler(nazîre)in toplandığı “nazire mecmua(mecmû’a-i nezâ’ir)ları” bu dönemin antoloji niteliğindeki şiir kitaplarıdır.

Nazire mecmualarının önemlileri şunlardır:

1. Ömer b. Mezid tarafından 1437 yılında derlenmiş olan Mecmû’atü’n-Nezâ’ir.

2. Eğridirli Hacı Kemal tarafından 1512-13 yıllarında derlenmiş olan Câmi’ü’n-Nezâ’ir.

3. Edirneli Nazmi tarafından 1524 tarihinde derlenmiş olan Mecma’u’n-Nezâîr.

4. Pervane Bey tarafından 1560 tarihinde derlenmiş olan ve kendi adıyla anılan Pervâne Bey Mecmû’ası.

Divan Şiirinin Geleneksel Özellikleri

-Belli bir kültür birikimi ile yazılır veya söylenir. Kabul edilmiş bir geleneğin ürünüdür.

-Şairler aynı malzemeyi kullanırlar. Aynı konu aynı kalıplar içinde söylenir. Buna rağmen diğer şiirlerden ayrılan şiirin şairi sanatkar kabul edilir.

-Şiirde dil kurallarına uygunluk ve ahenk aranır.

Mazmun

Divan şiirinin dil kurallarından biridir. Divan şiirinde dil motifleri bellidir. Yani anlatmaya başladığınız şeylerin ardından gelecek olan nesneler önceden hazırdır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Divan şiirinde anlam hemen kendini göstermez. Katmanlıdır. Buradan hareketle mazmun için bir mananın birtakım ipuçları verilmek suretiyle ifade edilmesidir.

Mahlas

İran şiirinden bir gelenektir. Şiirlerde kullanılan takma adlardır. Örneğin Baki, Yahya, Nedim gibi.

Divan şiirinde Kadı Burhanettin ve Kemal Paşazade'den başka bu geleneğe uymayan neredeyse yoktur.

Divan Şiirinde Biçim ve Ahenk

Biçim

Divan şiirinde nazım birimi “beyit (beyt)” ve “bend”dir. Beyit iki “mısra (dize)”dan, bend ise ikiden fazla “mısra”dan meydana gelir. Bu yüzden nazım şekilleri “beyit (beyt)”lerden meydana gelenler, “bend”lerden meydana gelenler ve dört mısralı nazım şekilleri olmak üzere üç grupta toplanmıştır.

Beyitlerden meydana gelen nazım şekilleri “kasîde”, “gazel”, “kıt’a” ve “mesnevî”dir.

Bendlerden meydana gelen nazım şekilleri ise “musammatlar” başlığı altında toplanmıştır.

Bunlar her bendi üç mısradan oluşan “müselles”,

her bendi dört mısradan oluşan “murabba”,

her bendi beş mısradan oluşan, “muhammes”,

her bendi altı mısradan oluşan “müseddes”,

her bendi yedi mısradan oluşan “müsebba”,

her bendi sekiz mısradan oluşan “müsemmen”,

her bendi dokuz mısradan oluşan “mütessa”,

her bendi on mısradan oluşan “mu’aşşer”dir.

“Terkîb-i bend (terkîb-bend)” ve “tercî’-i bend (tercî’-bend)” musammatlar içinde farklı bir grubu meydana getirirler. “Terbî”, “tahmîs”, “tesdîs”, “tesbî”, “tesmîn”, “tetsî”, ta’şîr” ise farklı bir teknikle yazılmış musammatlardır. Dört mısralı nazım şekilleri “rubâ’î” ve “tuyuğ”dur.

Ahenk

Kelimelerin akıcılığı, kulakta güzel tesir bırakacak şekilde bir araya getirilmesi, sözün ses yağısının çeşitli yollarla etkileyici şekilde düzenlenmesidir. Divan şiirinde ahenk özelliği sayesinde onu okuduktan sonra anlamasa dahi kulakta etkili bir tat bırakır.

Eski Türk edebiyatının benimsediği edebî anlayışta şiir mevzûn (vezinli) ve mukaffâ (kafiyeli) söz olarak tanımlanmış; sonradan buna muhayyel olma şartı da eklenmiştir.

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere Divan şiirinde âhengi sağlayan aslî ögeler vezin ve kafiyedir.

Divan şiirindeki diğer ahenk ögeleri:

1. Söz diziminin fasih kelimelerden oluşması

Fesahat, sözün kulağa hoş gelmesi ve manasının açık olmasıdır. Klasik edebiyat sözün etkileyiciliğini bununla sağlamaya çalışır. Kelimede ve sözcükte fesahat aranırken söyleyiş güçlüğüne sebep olan şeylerin neler olduğuna bakılır.

Fasih kelimelerin birbirleriyle güzel ve etkileyici tarzdaki uyumundan meydana gelen sözdeki akıcılık selaset olarak adlandırılır.

2. Söz sanatları

Belagat yerinde söylenmiş doğru ve güzel sözü gerçekleştirmeye çalışan bir bilim dalıdır. Aynı anlamın farklı yollarla ifade edilmesi konusunun yanı sıra sözü anlam ve ses bakımından süsleyen söz sanatlarını ayrıntılı olarak ele alır.

Sözü ikinci yönüyle süsleyen söz sanatlarının başında farklı türlerde, bir veya birden fazla kelimeden oluşan söz yinelemeleri (tekrîr) gelir. Bunun dışında aynı sesleri taşıyan veya aynı kalıpta şekillenen kelimelerin metinde bulunması da âhengi sağlayan söz sanatları arasında yer alır.

3. Bazı nazım şekillerinin yapısal özellikleri

Nazım şekilleri, kendi içinde birtakım ses düzenlemelerini bir şart olarak bulundurduğu için şaire bunları teknik bakımdan hazır olarak sunmaktadır. Bu durum nazım şekilleri hakkında bilgisi olan okuyucu için önündeki şiir metnindeki ses düzenlemelerinin neler olduğu hakkında önceden bir farkındalık oluşturur.

Şairin ilk beytinin bir mısrasını son beyitte tekrar etmesi metin yinelemesi şeklinde metne âheng bakımından katkı sağlamaktadır.

 Musammatlarda bendlerin son ya da son iki mısraının aynen tekrarlanması, gazellerde birden fazla matla beytinin bulunması, bütün mısralarının aynı kafiyeyi takip etmesi (müselsel gazel) de aynı etkiyi yapar. Bazı kasidelerin ve gazellerin dört mefâ’îlün, veya dört müstef’ilün gibi aynı tef’ileleri tekrarlayan beyitleri, mısra ortasından bölünerek iç kafiye bulunduran bir düzen hâlini alırlar (musammat kaside ve musammat gazel) ve iç kafiye bulundurdukları için âhenk bakımından daha güçlü olurlar.

4. İnşâd (özellikli şiir okuma)

Divan şiirinin âhenk ile ilgili bir özelliği de “şiir metninin şiir dilinin özelliklerine göre düz yazıdan farklı olan ve metnin etkileyiciliğini artıran niteliklerini göz önünde tutulduğu okunuş biçimi” olan inşâddır.

Divan Şiirinde Muhteva

Din

Edebiyatın toplumların yaşayış biçimlerini yansıttığını söylemiştik. Divan edebiyatı da dönemi itibari ile İslam topraklarında geliştiği için İslam dininin özelliklerini taşıması doğaldır.

Divan edebiyatı din içeriğini iki şekilde sağlamıştır.

Birincisi edebi metinlerin dini düşüncelerin aktarılmasında araç olarak kullanılmasıdır.

İkincisi ise şiire hakim olan 'varlık birliği' yani tek tanrı inancının edebiyatın tamamına renk vermesidir.

Divan edebiyatında bazı türler doğrudan dini içeriklidir. Örneğin;

Tevhidler, Allah'ın birliğinden ve yüceliğinden bahseder.

Münacatlar, Allah'a yakarışı içeren türlerdir.

Na'tlar, Peygambere yazılmış şiirlerdir. Dört halife ve diğer dini büyüklerin övgüsünü de içerebilir.

Divanlarda çeşitli nazım biçimleriyle yazılmış birçok örneğine rastladığımız bu edebî türlerin yanında dinî içerikli bir başka şiir türü de mi’râciyyelerdir.

Mi’râciyyeler Hz. Muhammed’in mi’râca çıkışı konusunun işlendiği daha çok mesnevi ya da kaside biçiminde yazılmış manzumelerdir.

Mevlidler de dinî içerikli şiirlerdendir. Çoğunlukla mesnevî tarzında kaleme alınan bu eserlerin konusu Hz. Muhammed’in hayatı ve kişiliğidir. Bu türe mevlid adının verilme nedeni bu eserlerde konunun genellikle onun doğumu üzerine yoğunlaşmış olmasından kaynaklanmaktadır.

Mevlid türünün en güzel örneği Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât adlı eseridir.

 Aynı şekilde, hilyeler ve manzum hadis çevirileri de dinî içerikli şiirlerdir. Hilyelerde Hz. Muhammed’in kişiliğinden bahsedilir.

Hadis tercümelerinin en yaygın olanları kırk hadis (hadîs-i erba’în) çevirileridir

İslam dininin kutsal kitabı olan Kur’ân’ın “âyet”lerinin ve “hadîs”lerin şiire yansı ması iktibâs ve telmîh yoluyla olmuştur.

Tasavvuf

Tasavvuf Kur'an ve sünnete dayanarak dini, dünyayı ve hayatı yorumlama tarzıdır.

Tasavvuf'un Allah'a mutlak sevgi ile yaklaşma anlayışı Divan şiirine 'İlahi Aşk' olarak etki etmiştir.  Bundan hareketle bu dünyadaki güzellere duyulan sevgi mecazi ve geçicidir. Ancak Allah'a duyulan mutlak sevgi gerçektir.

Ancak geçici olarak da görülse bu dünyadaki güzelliğe olan sevgi aslında İlahi aşk ile kişi arasında bir köprü olması nedeniyle önemlidir.

Divan şiirindeki şiir mecazlarında tasavvufi mecazların etkisi büyüktür. O nedenle Divan şiirinin anlaşılması bir bakıma tasavvufu bilmekle olabilir.

Tasavvuf şiir diline kendi damgasını vurmuş; kendine özel sembolik bir dil meydana getirmiştir. Divan şiirinde bu sembolik dilin etkisi büyük, sürekli ve belirgindir. Bunun dışında bazı tasavvuf terimleri de şiirde geçer.

Bu terimler arasında; “Mevlevî”, “semâ”, “ışık”, “kalender”, “abdal”, “derviş”, “dergâh” gibi tarikat ile ilgili olanları, maddi âlemden uzaklaşmayı ifade eden “tecrîd” ve bunun için gerekli olan nefsi terbiye etmek olan “riyâzet”, kişinin kendisini sadece Rabbine muhtaç hissetmesi demek olan “fakr”,  kısaca Allah’a yakınlık kazanmış olma hâli olan “velâyet” ve bu hâle sahip kişi anlamına gelen “velî”,  bu duruma sahip olanların yaptıkları olağanüstü iş olan “kerâmet”, kişinin kendisini hakir görmesi ve başkalarının kendisini değersiz görmesine aldırmayan hatta bunu olgunlaşma yolu olarak görme manasında “melâmet”, ezelde Allah’ın kullarına “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna ruhların da “belî (evet)” cevabını vermeleine gönderme yapan “bezm-i elest”,  yahut “belâ” sözcükleri, kişinin Rabbi dışında hiçbir şeye ve hiç kimseye kendini muhtaç görmemesi anlamındaki “istiğnâ”,  bütün varlık âleminin varlığın kendisinden olma şartıyla aslında tek olduğu düşüncesi olan “vahdet”,  tek ve bir olan mutlak varlığın dışındaki bütün varlığın adı olan “kesret(çokluk)” ve “mâsivâ (Allah dışındaki her şey)”,  vahdete erdiğinde kişinin kendi  varlığını Yaratıcı’nın varlığında yok etmesi demek olan “fenâ (yokluk)”, bu hâle eriştiğinde asıl süreklilik ve ölmezlik olan “beka(ebedîlik)”,

Allah’tan başka bütün eşyayı ve insanları bırakmak demek olan “terk” gibi tasavvufî terim ve kavramlar da şiirde yer alır.

Divan şiirine etki eden tasavvuf düşüncesinin oluşmasında Ahmet Yesevi, Yunus Emre ve Mevlana gibi şairler önemli rol oynamışlardır.

Belh hükümdarı iken tacını tahtını bırakarak tasavvuf yoluna giren İbrahim b. Edhem, bütün kâinatın aslında Allah’ın bir yansıması olduğuna inanarak “ene’l- Hak (Ben Hakkım)” sözünü sarf eden ve bu söz “Ben Tanrıyım” şeklinde anlaşıldığı için darağacına asılan Hallâc-ı Mansûr, büyük mutasavvıflardan Cüneydi Bağdâdî, Bâyezîd-i Bistâmî, Mevlânâ ve onun sevgili dostu Şems yine Divan şiirinde adları geçen mutasavvıflardandır.

Tarihi ve Mitolojik Bilgiler

Divan şiirinin önemli kaynaklarından birisi de İran mitolojisidir. Şimdi bu mitolojide adları geçenleri inceleyelim:

Cemşîd (Cem)

Efsanevî İran hükümdarı. Divan şiirinde genellikle saltanatındaki kudreti, şarabı buluşu, bütün cihanı gösterdiğine inanılan kadehi, eğlence meclisleri, tahtı ve parlak tacı ile birlikte anılır.

Dahhâk

Cemşîd’i öldürerek İran şâhı olan bu şahıs Şehnâme’de kötülüğün ve zulmün sembolü olarak anlatılır. Efsaneye göre, şeytan Dahhâk’i iki omuzundan öptüğü için her iki omuzunda iki yılan çıkmış ve bütün çabalarına rağmen bu yılanlardan kurtulamamıştır. Divan şiirinde bu yılanlarla ve zalimliğiyle bir sembol olmuştur.

Efrâsiyâb

Turan hükümdârı olan Efrâsiyâb, İran ülkesinin baş düşmanı olarak Şehnâme’de sıkça geçer. Divan şiirindeki kahramanlık ve hükümdarlık sembollerindendir.

Ferîdun

Dahhâk’i yenerek İran tahtına geçen bu efsanevî hükümdârın beş yüz yıl hüküm sürdüğü söylenir. Divan şiirinde adaletin, uzun ömürlülüğün ve gücün sembolüdür.

Gâve

Dahhâk’in devrilmesini ve yerine Ferîdun’un geçmesini sağlayan bir demircidir. Dahhâk’e karşı gelerek halkı isyana sevketmiş ve demirci önlüğünü bayrak hâline getirerek Ferîdun’un İran tahtına çıkmasıyla sonuçlanan isyanı başlatmıştır. Gâve, Divan şiirinde haksızlığa ve zulme başkaldırmanın sembolü olarak geçer.

Nerîmân

Şehnâme’deki büyük kahramanlardan Sâm’ın babası, Zâl’in de dedesidir.

Divan şiirinde kahramanlık sembolü olarak kullanılmıştır.

Sâm

Neriman’ın oğlu Zâl’in babası, Minuçihr’in büyük savaşçısıdır. Bir ejderhâyı tek bir vuruşla öldürdüğü için “Tek Vuruşlu Sâm” diye de anılır. Sâm Divan şiirindeki kahramanlık sembollerindendir.

Zâl

Neriman’ın torunu, Sâm’ın oğlu ve Rüstem’in babasıdır. Efsaneye göre bütün tüyleri bembeyaz olarak doğar. Bu yüzden Sâm ondan korkar ve onu istemez. Zâl’i efsanevî bir kuş olan Simurg’un yaşadığı Elbürz dağına bırakırlar. Simurg da onu alıp besler. Daha sonra pişman olan Sâm gelip onu dağdan alır.

Şehnâme’deki büyük kahramanlardan biri olan Zâl, ok atmasıyla meşhurdur.

Rüstem

Sâm’ın torunu, Zâl’in de oğludur. Olağanüstü özelliklere sahip bir çocuk olarak doğmuştur. Küçük bir bebekken bile büyük bir insan gibi yiyip içen ve çok güçlü biri olan Rüstem, Turan hükümdarı Efrasiyâb’ı da dize getirmiştir. Ayrıca esir edilmiş olan Keykavus’u kurtaran ve Heft-hân adı verilen ve kimsenin geçemediği tehlikeli yolu geçen iki kişiden biridir. Rüstem’in meşhur atının adı Rahş’tır. Rüstem Divan şiirine kahramanlık ve güç sembolü olarak geçer.

İsfendiyâr

İranlıların efsanevî kahramanlarından biri olup, “Heft-hân” adlı türlü tehlikelerle dolu yolu geçen iki kişiden biridir. Aynı yolu geçen diğer kişi de Rüstem’dir. Rüstem’le yaptığı savaşta ölmüştür. Divan şiirinde kahramanlık sembolü olarak ve Rüstem’le yaptığı savaşla anılır.

Kahraman

Çocukken devler tarafından kaçırılarak büyütülen, fakat dev olmadığını anlayınca onlarla savaşarak bir gergedan sırtında ülkesine geri dönen bir kahramandır. Divan şiirinde yiğitlik sembolü olup “Kahramanı-ı Katil” adıyla anılır.

Keyhusrev

Uzun yıllar padişahlık yapmış ve imparatorluğunun sınırlarını Hindistan’a kadar genişletmiş bir İran hükümdarıdır. Divan şiirinde güç ve ihtişamın sembollerindendir.

Keykubâd

Şahsız kalan İran tahtına Zâl’in tavsiyesiyle geçen ve ülkeyi adaletle yöneten bir hükümdarın adıdır. Divan şiirinde de daha çok adaletiyle öne çıkar.

Minuçihr

Büyük dedesi Feridun’un yerine tahta geçen ve 120 yıl saltanat süren bir İran hükümdarıdır. Emrindeki Neriman ve Sam gibi kahramanlar sayesinde büyük savaşlar kazanmıştır. Divan şiirinde de saltanatı ve kahramanlığıyla anılır.

 

 

Nûşirevân

Rivayete göre Kisrâ unvanıyla anılan ilk İran şahıdır. Adaletiyle ve Tâk-ı Kisrâ adıyla meşhur sarayıyla ünlüdür. Sarayına bir çan bağlattığı ve kendisiyle görüşmek isteyenlerin bu çanın zincirini çekerek onu çağırdığı ve şikâyetini ve ihtiyacını söylediği rivayet edilir. Divan şiirinde de sarayı, çanı ve adaleti ile anılır.

Husrev

Nûşirevân’ın torunudur. fiiirde “Hüsrev u fiîrîn” hikâyesinin erkek kahramanı olarak geçer. Husrev-i Pervîz diye de anılır. Divan şiirinde de padişahlığı, Şîrin’e olan aşkı ve efsanevî iki atı Gülgûn ve fiebdîz’le birlikte anılır. Husrev sultan anlamına da gelir.

Siyâvuş

Keykavus’un oğlu olan Siyavuş Rüstem tarafından büyük bir kahraman olarak yetiştirilmiştir. Çok güzel biri olan Siyavuş’a üvey kız kardeşi âşık olmuş; fakat Siyavuş ondan yüz çevirdiği için iftirasına uğramıştır. Bu iftira yüzünden Turan hükümdarı Efrasiyâb’ın yanına giderek onun kızıyla evlenmişse de yine atılan iftiralarla Efrâsiyâb tarafından boğazlatılarak öldürülmüştür. Divan şiirinde kahramanlığı ve daha çok uğradığı iftiralar sonucunda “haksız yere öldürülme” sembolü olarak anılır.

Bihzâd

Hüseyin Baykara(öl.1506)’nın ressamlarındandır. Divan şiirinde çizmiş olduğu resimlerdeki marifetiyle övülen ve sevgilinin güzelliği anlatılırken kendisinden bahsedilen bir kişidir.

Cengiz

Büyük Moğol hükümdârı olup asıl adı Timuçin’dir. Moğol devletinin sınırlarını Avrupa’nın ortalarına kadar genişletmiştir. Divan şiirinde daha çok sahip olduğu topraklarla, saltanat gücüyle ve zalimliğiyle anılır.

Fağfûr

Çin hükümdârlarının unvânıdır. Ayrıca İskender zamanında yaşamış ve Asya’nın tümüne 62 yıl hükümdarlık yapmış bir padişahın adıdır. Divan şiirinde  büyük bir padişah olması özelliğiyle ve genellikle Çin sözcüğüyle birlikte anılır.

Hülâgû

Cengiz’in torunudur. İran toprakları üzerinde İlhanlı devletini kurmuştur. Çok kan dökmüş bir padişah olduğu için Divan şiirinde daha çok bu yönüyle anılır.

İskender

Divan şiirinde Kur’ân’da adı geçen Zülkarneyn ile Makedonyalı Büyük İskender birbirine karıştırılmış ve ikisi aynı şahıs imiş gibi kabul edilmiştir.

Şiirde “âb-ı hayat(ölümsüzlük suyu)”ı aramak için “zulumât(karanlıklar ülkesi)”a gitmesi, Hızır ile olan hikâyesi, dünyayı gösteren aynası (âyîne-i İskender), Ye’cüc ve Me’cüc adı verilen bir kavmin yayılmasını engellemek için yaptırdığı sedd(sedd-i İskenderî)i ve dünyaya hâkim olması ile anılır.

Mânî

Divan şiirinde daha çok ünlü bir ressam olarak geçer. Behram tarafından derisi yüzülerek öldürülmüştür. Divan şiirinde resim yapma yeteneği ve duvarları onun yaptığı resimler ile süslü Nigâristan adlı bir mabedle birlikte anılır.

Nergis

Bir perinin çocuğu ve çok yakışıklı biri olduğu için peri kızları tarafından hayranlık duyulan biridir. Eko ismindeki peri kızının aşkına cevap vermediği için bedduaya uğramış ve bir gün ırmaktan su içerken suda yüzünün aksini görünce, kendi güzelliğine meftun olup kendini kaybetmiş ve ırmağa düşüp boğulmuş, düştüğü yerden nergis adlı çiçek bitmiştir.

Nergis Divan şiirinde bir çiçek ve kendini beğenmişliğin sembolü olarak geçer.

Ayrıca nergis, mahmur gözden kinaye olarak da kullanılır.

Anka

Adı olan kendisi olmayan bir kuştur. Diğer adı sîmurgdur. Bu kuş Kaf dağında yaşayan, çok yükseklerde uçması, yere konmaması, üzerinde otuz değişik renkten tüy bulunması ve “kanâ’at” ve “istiğnâ” sembolü olarak şiirde yer alır.

Hümâ

Bu da anka gibi efsanevî bir kuş olup kemikle beslenirmiş. Gölgesi kimin üzerine düşerse o kişinin talihi açılır, hatta padişah olurmuş. Devlet kuşu olarak kabul edilir.

Bunların dışında, eski Yunan’da tıp ilminin piri Bokrat (Hipokrat), Arap edebiyatında cömertliğin sembolü Hâtem-i Tayî gibi şahsiyetler, Hüsrev ü fiîrîn, Leylâ ve Mecnûn, Yûsuf u Züleyhâ gibi mesnevi kahramanları ve bu mesnevilerde geçen olaylar bu bağlamda değerlendirilebilir. Bunlar İran şiirinde algılanış biçimiyle Divan şiirinde yer almışlardır.

Divan Şiirinde Coğrafya

Divan şiirinde coğrafya öncelikle Osmanlı ülkesi devlet sınırları içindeki alanlar kendine yer bulmuştur. Bunun yanında komşu ülkeler gelenekleri ile beraber Divan şiirinde kendilerine yer bulurlar.

Divan şiirinde en çok ismi geçen ülke Çin'dir. Çin'de yaşamış olan ressam Mani ve güzel kokulara sahip olan Misk'in bu ülkeden elde edilmesi en önemli sebeplerindendir.

Rûm ve Şâm kelimeleri de sevgilinin güzelliği ile ilgili olarak kullanılır. Geniş anlamda Osmanlı ülkesini gösteren Rum kelimesi beyazlık, parlaklık münasebetleriyle sevgilinin yüzü için kullanılır. Meselâ, sevgilinin yüzü Osmanlı ülkesi, bu yüzdeki ben Osmanlı ülkesindeki Padişah, ince tüyler de onun askerleri olarak hayal edilir.

Şâm ise gece, karanlık, siyah anlamlarında tevriyeli olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla sevgilinin saçı ile ilişki kurulur. Hindistan ile de siyah renk münasebetiyle sevgilinin beni arasında ilişki kurulur. Ülke anlamında olan Mısır, Yusuf kıssası münasebetiyle;

Irak, Hicaz, İsfahan aynı zamanda birer musiki makamı oldukları için her iki anlama gelecek şekilde şiirde kullanılır.

Moğollar tarafından yağmalanan Bağdad âşığın sevgilisi tarafından harap edilen gönlü olarak, Yemen akik, Aden inci, Bedahşan la’l gibi kıymetli taşlar dolayısıyla, Bahreyn âşığın gözyaşı döken iki gözü için, Bâbil, Harut ve Marut adlı iki meleğin büyü öğrettiği şehir olması dolayısıyla, Isfahan bu şehirde çıkarılan meşhur sürmesi, ayrıca Tebriz, Kazvin gibi şehirler de başkaca münasebetler ile şiirde yer alır.

Azerbeycan, Türkistan, Semerkand, Buhara, Irak, Kerbela, Basra, Necef, Kudüs, Vadî-i Eymen, Mekke ve Medine de şiirde yer alan coğraŞ mekân isimlerindendir. Anadolu ve Rumeli coğrafyasından Aydın, Manisa, Karaman, Vardar, Edirne, İstanbul gibi önemli şehirler de şiirde yer alır.

Ceyhun, Dicle, Fırat, Aras, Nil nehirleri genellikle âşığın döktüğü gözyaşları dolayısıyla geçer.

Tabiat ile İlgili Unsurlar

Kozmik Alem

Divan şiirine hâkim kozmoloji anlayışına göre gökyüzü katmanlar(felekler)dan meydana gelmiştir.

Dünya bu feleklerin merkezinde yer alır.

Gökler onun üzerinde soğan zarları gibi üst üste geçmiş bir hâldedir.

Her felekte bir “seyyâre (gezegen)” vardır. Felekler bu gezegenlerin adlarıyla anılır.

Bunlar;

seb’a-i seyyare (yedi gezegen) adı verilmiş olan Ay (kamer, mâh),

Utarid (Merkür),

Zühre (Venüs, Nâhîd) ,

Şems (Güneş, Hurşîd),

Mirrih (Merih),

Zuhal(Satürn),

 Müşterî (Jüpiter)’dir.

 Gezegenlerden sonraki sekizinci felekte sabit yıldızlar vardır. Daha sonra boş olan atlas feleği yer alır. Güneş sultandır. Ay vezir, Utarit kâtip, Zühre çalgıcı ve rakkase, Mirrîh komutan, Müşterî kadı ve Zuhal hazinedar olarak hayal edilir.

Felekler ulvî =yüce) varlıklardır.

Dört unsur (anâsır-ı erba’a) olarak adlandırılan hava, su (âb, mâ), âteş (nâr) ve toprak (hâk, türâb) ise süşî (düşük) varlıklardır.

 Dokuz felek babalar (âbâ), dört unsur da analar (ümmehât) olarak hayal edilmiş, bunlardan mevâlîd-i selâse (üç çocuk) denen hayvânât (insan ve hayvanlar), nebâtât (bitkiler) ve cemâdât (cansız varlıklar) olmak üzere üç çocuk meydana gelmiştir.

Zaman

Zaman kavramı genellikle “zamân”, “rûzgâr”, “vakt”, “devr” ve “dehr”sözcükleri ile ifade  edilir. Dört mevsimden ikisi öne çıkar: Bahar ve hazan (sonbahar).

Kış Divan şiirinde nispeten az rastlanan bir mevsimdir. Yaz mevsimi ise çok nadir görülür.

Hayvanlar

Kuşların bir kısmı olumlu, bir kısmı ise olumsuz düşünceler doğurarak metinlerde yer alır: Bülbül (hezâr, andelîb), şahin, keklik(kebg), sülün(tezerv), güvercin (kebûter), papağan (tûtî), tâvûs, kumrî (kumru) ilk gruba, akbaba (kerkes), baykuş (bûm), karga (gurâb, zâg), yarasa (huffâş), çaylak (zegân) ise ikinci gruba girer.

Bitkiler

Ağaç (şecer, dıraht) ve fidan (nahl, nihâl) Divan şiirinde sıkça geçen kelimelerdendir. Şiirde ağaç türlerinden en fazla sevgilinin boyunun benzetildiği serviye, ayrıca çenâr, ar’ar, tûbâ, şimşâd, ve sanavbere, çiceklerden ise güle rastlanır. Gülün rengi, kokusu ve güzelliği ile diğer çiçekler arasında ayrı bir yeri vardır.

Gül sevgilidir, yahut sevgilinin ağzı, yanağı, kulağı gibi bir uzvudur.

Divan Şiirinde Sevgili, Aşık ve Rakip

Aşkın amacı vahdete yani varlık birliğine ulaşmaktır. Divan edebiyatında işlenen temaya göre aşk, evrendeki bütün cisimlerin hareketine sebep olur.

Divan şiirinde aşık olunanın cinsiyeti belli olmaz. Hatta bazen sevgiliden de öte sadece aşk ve güzellik övülür. Zaten sevgili Divan şiirinin verildiği her yerde aynı özellikle sahiptir. Kalıplar yüzünden sevgilinin tipi değişmez.

Aşık ise her zaman sevgilinin kulu kölesi konumundadır. Sevgiliden asla vefa görmez. Sürekli ağlar. Ancak bu dertten memnundur. Asla devasını istemez.

Rakip ise aşığın sevgiliye ulaşmasına engel olandır. İt, diken, akrep, iblis olarak da nitelendirilir.

Eski Türk Edebiyatında Nesir

Nesir, bir edebiyat terimi olarak nazm'ın karşılığıdır. Düzyazı, söz anlamına gelir.

Nesir yazılarına mensur, yazarlarına nasır denir.

Göktürkler döneminden hitabet üslubunun etkileyiciliği ve içeriğinin doğallığı ile Orhon Anıtları, Uygurlar döneminden çok farklı bir üslûpta kaleme alınan ve önemli bir kısmı Budizm ve Maniheizm etkisini taşıyan metinler İslamî dönem öncesi Türk edebiyatından günümüze kadar ulaşan az sayıdaki yarı edebî nesir örnekleridir. İslam dininin kabulünden sonraki ilk Türkçe nesir örnekleri ise Karahanlılar dönemine aittir.

Eski Türk Edebiyatındaki nesir dilinin asırlar boyunca verdiği örneklerini bu açıdan iki grupta inceleyebiliriz:

1. Sade Nesir

2. Süslü Nesir

Bu her iki nesir türünün örneklerine asırlar boyunca -başlangıç dönemi hariç her dönemde rastlarız. Sade nesrin ilk örneklerinde dilin başarılı bir şekilde kullanılmadığı, Arapça ve Farsça kelimelerin daha az yer aldığı, terkipli bir üslubun bulunmadığı ve okuyucu kitlesi olarak daha ziyade genele hitap edildiği görülür.

Süslü nesirde ise anlatılmak istenen, dilin bütün estetik imkânlarından yararlanılarak ve söz sanatları kullanılarak etkileyici bir şekilde sunulur. İlk nesir örnekleri sade nesirle verilmiştir.

Sinan Paşa(öl. 1486)’nın Tazarrunâme’si süslü nesrin ilk örneği olarak kabul edilir. En uç örnekler olarak da Veysî (ö.1628) ve Nergisî (ö.1635)’nin eserleri gösterilir.

 

Üslûp açısından mensur eserleri tarihî bir tasnife tabi tutmadan incelemek daha yerinde olur. İlk tarihlerimizden olan Âşık Paşazade Tarihi aslında sade nesrin örneği olmakla birlikte yine aynı türden asırlar sonra kaleme alınan İbni Kemal’in ve Hoca Sadeddin’in tarihleri süslü nesre örnek verilebilir.

Bununla birlikte ilk dönemde kaleme alınan Kısas-ı Enbiyâ türünün örnekleri yine çok sade bir dille yazılmış olmakla birlikte son dönemde kaleme alınan Cevdet Paşanın Kısas-ı Enbiya’sı da aynı şekilde sadedir.

Eski Türk Edebiyatı Tarihinin Başlıca Kaynakları

1. Şu’arâ Tezkireleri

Dönemin edebiyat tarihleridir. Şu’arâ tezkireleri şairlerin hayatları, eğitimleri hakkında kısaca bilgi veren, onların eserleri ve sanatları hakkında değerlendirmeler içeren eserlerdir. Sehî Bey  tarafından 1538 yılında yazılan Heşt Bihişt, Batı Türkçesiyle yazılmış ilk tezkire olup her asırda rastlanan tezkire yazma geleneğinin Fatin’in 1852 yılında yazmış olduğu Hâtimetü’l- Eş’âr’ı ile sona erdiği kabul edilir.

2. Şakâiku’n-Nu’mâniyye ile Tercüme ve Zeyilleri

Taşköprîzâde'nin yazmış olduğu bu eser Osman Gazi’den Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar yaşamış bilginler, şairler, kültür adamları ve mutasavvıflar hakkında bilgi verir.

Aslı Arapça olan eser büyük ilgi görmüş, aynı dönemde ilaveli tercümeleri yapılmaya başlanmış, XIX. yüzyıla kadar bu eserde bulunmayan kişilerle ilgili bilgilerin yer aldığı “zeyil (ek)”leri yazılmıştır.

3. Mevki ve mesleklere göre kişiler hakkında bilgi veren eserler

Bu eserlerin Hadîkatü’l-Mülûk, Hadîkatü’l-Vüzerâ, Devhatü’l-Meşâyih gibi sırasıyla padişahların, vezirlerin, şeyhülislamların hayatları hakkında bilgi verenleri olduğu gibi Tezkiretü’l-Hattâtîn, Atrabü’l-Âsâr gibi hattatları ve musiki ustalarını ele alanları, Menakibü’l-ÂriŞn, Lemezât-ı Hulviyye gibi sadece tasavvuf ileri gelenlerini toplayanları, Nefehâtü’l-Üns gibi evliyalardan bahsedenleri (Tezkiretü’l-evliyâ=evliya tezkireleri) de vardır.

4.Türlü biyografik eserler

Bursa, Edirne, Bağdad, Diyarbakır, Kırım gibi belli bir vilayette yetişenleri ele alan Türkçe eserler olduğu gibi, Kâtip Çelebi’nin Süllemü’l-Vüsûl ilâ Tabakâti’l-Fuhûl, Müstakimzâde(öl.1788)’nin Mecelletü’n Nisâb’ı gibi bütün ‹slam dünyasında yetişmiş olan meşhurları konu alan Arapça eserler de edebiyat tarihimiz açısından önemlidir.

 Daha sonraları, yakın dönemde Bursalı Mehmed Tahir  tarafından yazılan Osmanlı Müellişeri, Mehmed Süreyya  tarafından yazılan Sicill-i Osmanî, Muallim Naci’nin Esâmî ve Osmanlı Şairleri isimli eserleri, Faik Reşad’ın Eslâf’ı bu grupta değerlendirilebilecek önemli eserlerdendir.

Ayrıca belli bir vilayetin tarihini konu alan Hüseyin Hüsameddin’in Amasya  Tarihi gibi eserlerde de o çevrenin yetiştirmiş olduğu şair ve yazarlar hakında bilgi vardır.

5. Osmanlı Tarihleri

Bunların bir kısmı yazarların kendiliklerinden, bir kısmı da devlet tarafından görevlendirildikleri için kaleme aldıkları eserlerdir.

Bu konuda Osman Gazi’den Sultan Bayezid dönemine kadar meydana gelmiş olayları ele alan ve kendi adıyla anılan Âşık Paşazade’nin Tarihi’nden itibaren her asırda pek çok eser verilmiş olup bunların bir kısmı Neşrî (XV.yy), Solakzâde, Peçevî , Naîmâ , İzzî (öl. 1755), Vâsıf, Cevdet Paşa , Lütfî gibi yazarların adlarıyla anılmaktadır.

Kendisi de önemli bir şair olan Gelibolulu Âli’nin Künhü’l-Ahbâr isimli tarihi de şairler hakkında doğrudan bilgi verdiği için edebiyat tarihi araştırmalarında önemli bir kaynaktır.

6. Bibliyografyalar

Taşköprîzâde tarafından yazılan ve oğlu tarafından genişletilerek çevirisi yapılan Mevzû’âtü’l-Ulûm, Kâtip Çelebi tarafından yazılan Keşfü’z-Zunûn an-Esâmi’l-Kütübi ve’l-Fünûn isimli eserler ve sonuncusuna yapılan zeyiller edebiyat tarihimiz için çok önemli bibliyografik kaynaklardır. Bu eserlerde, eserler ve yazarları hakkında verilmiş olan kısa bilgilerin yanı sıra her ilmin tarifi ve diğer ilimlerle ilişkisi üzerinde de durulmaktadır.

7. Ansiklopedik eserler

Şemseddin Sâmî’nin Kamûsü’l-A’lâm’ı,  Ahmed Rıfat’ ın Lugat-ı Târihiyye ve Coğrâfiyye’si bu grubun önemli eserlerindendir.

8. Sözlükler

Bu sözlüklerin bir kısmı Mütercim Asım’ın Kamus Tercümesi gibi sözlük olmanın ötesinde farklı alanlarda katkı da sunmaktadır. Şemseddin Sami’nin Kamûs-ı Türkî, Ahmed Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmânî, Muallim Naci’nin Lügat-ı Nâcî adlı sözlükleri de belli kavramların dönemlerine göre nasıl değerlendirilmesi gerektiği hususunda bilgi verir.

9. Edebiyat tarihleri

Abdülhalim Memduh’a, Şehabeddin Süleyman’a ve Faik Reşad’a ait aynı adı taşıyan Târîh-i Edebiyyât-ı Osmâniyye isimli eserler, İsmail Habib Sevük’ün Türk Teceddüd Edebiyatı Tarihi bu devirde Osmanlı Türkçesi ile kaleme alınan edebiyat tarihlerinden bazılarıdır.

10. Klâsik edebiyat bilgisini konu alan eserler

Bunlar belâgat ilmi ile ilgili olup bazıları Fars edebiyatının etkisini taşımakta, büyük kısmı ise Arap belagatini izlemektedir. Bu konuda XVI. yüzyıldan itibaren eser verildiği görülmektedir. Sürurî’nin Bahrü’l-Ma’ârif, İsmâîl-i Ankaravî’nin Miftâhü’l-Belâga ve Misbâhü’l-Fesâha, Süleyman Paşa’nın Mebâni’l-İnşâ, Ahmed Cevdet Paşa’nın Belâgat-i Osmâniyye, Recaizade Mahmud Ekrem’in Ta’lîm-i Edebiyyât, Mehmed Rif’at’in Mecâmi’ü’l-Edeb adlı eserleri bu dönemde edebî eserlerin ne şekilde değerlendirilmesi gerektiği hususunda bilgi vermekte, ayrıca zaman içinde estetik değerlerde meydana gelen değişiklikleri izleme imkânı sunmaktadır.

Bunların dışında o dönemden günümüze kadar ulaşan yazma ya da baskı kitaplar, risaleler ve gazeteler, çeşitli mektuplaşma ve yazışma örneklerini içeren münşe’ât kitapları, belli bir bilim dalına ait terimleri toplayan lügatler, ayrıca başta Ziya Paşa’nın Harabât’ı olmak üzere o devirde çeşitli şairlerin şiirlerini toplayan antoloji niteliğindeki matbu eserler, aynı mahiyetteki yazma şiir mecmuaları ve nazire mecmuaları da bu edebiyatın kaynakları arasında yer alır.

Not: Arkadaşlar, bu bölümde işlenen Divan şiirinin din, tabiat, tarihi ve tasavvufi yönlerine dikkat ediniz.

AÖF Ücretsiz Ders Özeti Paylaşımları
1
ATA AÖF - KURTARMA ARAÇLARI EĞİTMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
2
ATA AÖF - AFETLERDE RİSK VE KRİZ YÖNETİMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
3
ATA AÖF -MESLEK HASTALIKLARI 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
4
ATA AÖF - BİREYLERLE SOSYAL HİZMET 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
5
ATA AÖF - ETİKETLEME VE İŞARETLEME 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
6
ATA AÖF - YÖNETİM BİLİŞİM SİSTEMLERİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
# TÜM ÖZETLERİ LİSTELE
Siz de hemen Ders Özeti sipariş verin, derslerinize kolayca çalışarak mezun olun.

Anadolu Üniversitesi Özet

Atatürk Üniversitesi Özet

Etiketler: ata aöf - ata aöf çıkmış sorular - ata aöf ders özeti - burhan kankaya - burhan kankaya ders özeti


Bu yazı 21.03.2017 tarihinden itibaren 1 kez okundu.




AÖF Çıkmış Sorular (Anadolu Ünv.) AÖF Çıkmış Sorular (Atatürk Ünv.) AÖF Ders Özetleri AÖF Deneme Sınavları AÖF Ders Kitapları Açık Lise Çıkmış Sorular
İletişim Bilgileri Firmamız Hakkında Sipariş ve Kargo Takibi Mesafeli Satış Sözleşmesi Garanti ve İade Şartları Gizlilik Sözleşmesi Ödeme ve Teslimat