Hizmette 10+ Yıl ve binlerce müşteri memnuniyeti... | %100 doğru kaynak | %100 memnuniyet | %100 mezuniyet | 0.332 350 23 47
0.541 350 23 42
İLH1001-İSLAM İNANÇ ESASLARI DERSİNİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
İLH1001-İSLAM İNANÇ ESASLARI DERSİNİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİNE VE DİĞER DERSLERİN DERS ÖZETİNE ULAŞABİLİR, AÖF ÇIKMIŞ SORULARI, AÖF DERS ÖZETLERİNİ VE AÖF YARDIMCI KİTAPLARI ONLİNE SİPARİŞ VEREBİLİRSİNİZ....

ÜNİTE 1 - DİN

Dinin Tanımı

Din bilginleri genellikle din kelimesinin Arapça deynkökünden bir mastar veya isim olduğunu kabul ederler. Temel anlam olarak dinin; itaat, ceza, mükâfat, örf, adet, hüküm, tutulan yol ve usul kelimeleriyle karşılandığı ifade edilir. Dinin semantik olarak barındırdığı belirli bir zaman diliminde ödenmesi gereken borç anlamındaki deyn kelimesinden kalkarak kazandığı bu anlam, zaman içinde toplumda devamlı tekrarlana tekrarlanan alışkanlık haline gelen, bazı davranışlara dönüşen bir yönü olması itibariyle örf ve adet haline dönüşmektedir.

Dinlerin Sınıflandırılması

Dinlerin çeşitli şekillerde sınıflaması yapılmıştır. İslam âlimleri genelde hak ve batıl din şeklinde bir sınıflama yapmışlardır. İlâhi vahye dayanmakla birlikte Allah’tan geldiği şeklini koruyamamış Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlere de muharref din adını vermişlerdir. Klasik dinler tarihi kitapları ise hak dinlere milel, batıl dinlere denihal adını vermişlerdir.

Dinler tek tanrılı ve çok tanrılı olmak üzere de sınıflandırılmış ve ilkel dinler,milli dinler ve dünya dinleri adlandırmaları yapılmıştır.

İslam Dini

Kur’an-ı Kerîm’de din kelimesi doksan iki yerde geçmektedir; ayrıca üç yerde de din kelimesinin değişik türevleri yer almaktadır. İslam’ın Mekke döneminde ilk zamanlar din insanın iman ve ameline uygun olarak hesaba çekileceği âhiret gününü ifade ederken, sonraları tevhid ve teslimiyet anlamına verildiği görülür.

İslam’ın Medine döneminde din anlam olarak, tevhid kavramından bir dine mensup olan insan topluluğuna (ümmet) geçmiştir. Kendini Allah’a teslim edenler bir cemaat oluştururken bunun dışındakiler başka bir toplum olarak ifade edilmiştir. İslam’ın hak din olduğu ve diğer dinlerden ayrılan bir yönünün bulunduğu vurgulanmıştır.

Dinin Kaynağı

Din, Allah tarafından konulur. O’ndan başkasının din oluşturma hakkı yoktur. Bu sebeple dinî hükümlerin kaynağı da Allah’tır. O’nun dışında hiç kimsenin dinî hükümleri değiştirme ve yürürlükten kaldırma yetkisi yoktur. Bu genel kuralın içine Peygamberler de dâhildir.

 

 

İNANÇ

İnanç Türkçe’de “Bir düşünceye gönülden bağlanmak, Allah’a veya bir dine inanma, birine duyulan güven duygusu, bir kimse ya da şeyin doğruluğunu, büyüklüğünü ve gücünü sarsılmaz bir duygu ile benimsemek” anlamına gelir. Arapça karşılığı iman ve itikattır.

İmanın Kelime ve Kavram Anlamı

İman Arap dilinde çok değişik manalara gelir. Bunların öne çıkarılması gerekenleri ise “Emniyet ve güven içinde bulunmak, ikrar etmek, kabul etmek, emin kılmak, sükûna kavuşmak, kalben müsterih olmak, vicdani güven duymak ve iç aydınlığı hissetmek” gibi anlamlardır. Arapçada sağlamlaştırmak, kesin karar vermek ve tasdik etmek anlamına gelen itikadda iman karşılığı kullanılmaktadır.

İman-Tasdik İlişkisi

İman öncelikle kalbin tasdik etmesi, yani onaylamasıdır. İman kalbin fiili olması nedeniyle insanın inançla ilgili hususları (mümen’ünbih) kalben kabullenmesin şarttır. 

**Tasdik kavramı bir hükmü veya bir haberi kesin olarak kabul etmek manasına gelir. Tasdikte kesin kabullenmenin gaybla ilgili hususları kapsaması bir ilke olarak kabul edilir. Bunun gerçekleşmesi için de değerler dünyasını kesin olarak ikna etmiş olmak gerekmektedir.

**İmam Mâtüridî, İmam Eş’arî, Bakıllanî, Cüveynî, Gazzalî ve Ebu’l-Muîn en-Nesefî imanın kalbin tasdikinden ibaret olduğunu savunmuşlardır.

İslâm âlimleri imanın kalpte olduğunu belirtmişler ve doğruluğuna şüphe edilmeden inanılması gerektiğine delil saymışlardır.

**İmanın gayb, ahlak ve derunî dünyayla bağlantılı olması gerektiği bir gerçektir. Bunun için kalbin işin içinde olması mutlak şart olarak görülürken, bunu dil ile söylemeyen bir kişinin mümin olmasını kabul etmek gerekmektedir. Kalbi iman ile dolu olan kişilerin bir zorlama anında bunu inkâr etmeleri onların imanlarına zarar vermezken, hiç gereği yokken iki yüzlülükten iman ettiğini söyleyip bir başka yerde bu halini inkâr edenler mümin sayılmamaktadır.

İman-İkrar İlişkisi

İkrar, içten hissedilenlerin dil ile ifade edilmesine denir. Kişinin kalben kabul ettiği iman esaslarını dışa vurmasının önemi bellidir. Sebepsiz olarak onu terk etmemesi gerekir. Ancak Mürcie ve Kerramiyye mezheplerinin imanı tanımı “inanılması gereken inanç esaslarını kalbin tasdiki olmaksızın, dil ile ikrar etmek yeterlidir” şeklindedir. İmanın mahiyeti ve hakikatinin sadece ikrar ile gerçekleşmesi beklenmemelidir.

Kur’an şöyle belirtmektedir: “Münafıklar sana gelerek Şehadet ederiz ki sen Allah’ın elçisisin, derler. Allah da biliyor ki sen elbette O’nun Peygamberisin! Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder” (el-Münafikûn 63/1). Ayetten anlaşıldığı üzere insan ifadelerinde her zaman iç dünyasının sesini dilini aksettirmemektedir. Bu durumda her ikrar sahibi mümin değildir.

** İman için hem kabin tasdikinin hem de ikrarın birlikte olması gerektiğini söyleyen âlimler de vardır. Birini diğerine feda etmemenin lüzumu üzerinde duran bu bilginler genelde Hanefî âlimlerdir. Buna göre insanın kalbindeki tasdik son derece önemli olmakla birlikte onun dışa vurulmasını da aynı şekilde lüzumludur. Bu âlimler kalpte gizlenenin ancak ikrar ile açığa çıkacağı kanaatini taşırlar ve kişiye dini hükümlerin tatbiki için şart olarak görürler.

İman-Bilgi İlişkisi

Bilgili insan ile bilgisiz olan arasındaki farkı en iyi alimler gösterir. İnsanın bilgi edinme kaynakları beş duyu, doğru haber ve akıldır. İmanın bu yolların her biriyle olan bağlantısı da bilinmektedir. Ancak burada söz konusu olan husus, inanılması gereken konuları sadece bilmek iman etmek için yeterli midir, sorusudur. Bu soruyu evet diye cevaplayan Cehmiyye ve Neccâriyye mezhepleridir. Onlara göre kişinin iman esaslarını sadece bilmesi mümin olması için yeterlidir. Matüridî ve Mu’tezilî âlimler ise bunun yeterli olmadığını ve eğer bu yeterli olsaydı her âlimin mümin olması gerekeceğini söyleyerek onları eleştirmişlerdir.

** İman bilgiyle özdeş olsaydı Hz. Peygamber’i bilen Yahudi ve Hıristiyanlar ile Allah’ı bilen Şeytanın mümin olması gerekirdi.

İman-Amel İlişkisi

İslam düşüncesinde iman konusunda yapılan değerlendirmelerden biri de imanın, kalbin tasdiki, dilin ikrarı ve İslam’da emredilmiş ibadet veya taat türünden birinin veya yasaklanmış bir emrin yapılmaması, yani amellerin yerine getirilmesi şeklindeki tanımıdır. Bu görüş sahipleri Hâriciyye, Mu’tezile, Şia ve Zeydiyye mezhepleri ile Selef âlimleridir. Onların savunduğu temel görüş, imanın tasdik, ikrar ve İslam’ın amel rükünlerini bizzat yapılmasından ibaret gören daha geniş bir anlayıştır.

**Ancak âlimlerin çoğunluğu günah işlemiş kimselere Allah Teâlâ’nın Kur’an’da mümin ifadesinin kullanıldığını, kişinin çeşitli sebeplerle ameli ihmal veya terk etmesinin onun imandan çıkmasını gerektirmediğini savunmuşlardır. Amelin imanı kuvvetlendirdiği, imanın da kişinin hayatına etki ederek nitelik yönünden daha iyi bir hayat sürmesine olumlu katkı sağladığı unutulmamalıdır.

İmanın Oluşumu

İslâm dininde bir kimsenin mümin olabilmesi için tevhid veya şehâdet kelimelerini kalben kabul edip dillendirmesi yeterlidir. Bu imanın en kısa ve kestirme yoludur.  Bu şekilde iman etmeye toptan (icmalî) iman denilir. Allah’ı, O’nun elçisini ve vahyini toptan kabul etmeyi gerektiren bu iman peygamber aracılığıyla gelen bütün ilâhî mesajları kabul etmeyi içine alır.

Müminin imandan sonra İslam’ın daha temel inanç esaslarına yönelmesi ve onlar hakkındaki iman ve bilgisini daha üst seviyelere çıkarması gerekir. Bu şekilde işi detaylandırarak ayrıntılı bir şekilde tek tek iman esaslarına açık ve geniş bir şekilde inanmaya tafsîlî iman denir. Bu ayrıntılı imanın da üç ayrı derecesi vardır. İlk derecede Allah’a, Hz. Peygamber’e ve âhiret gününe inanmak gelir. İkinci derecede Hz. Peygamber’in Cibril hadisinde (Müslim, “İman”, 1) belirttiği hususlara açık ve net şekilde inanmaktır. Ayrıntılı inanmanın üçüncü derecesi ise Peygamberimizin bize ulaştırdığı bütün dini hükümleri itikadî, ameli veya ahlakî olmasına bakmaksızın hepsini Allah ve Resûlü’nün kastettiği şekilde tek tek ve ayrıntılarıyla inanmaktır. Bize tevatür yoluyla ulaşan dinin temel prensipleri (zarûrât-ı diniyye) konusunda tereddüt göstermeden olgun müminin yapması gereken görevleri olduğunu idrak etmektir.

İmanda Artma ve Eksilme

İmanda artmanın hem nitelik hem de nicelik yönünden olacağını söyleyenler aynı zamanda amelin imandan bir cüz olduğunu savunan Selefiyye, Mu’tezile, Şia, Zeydiyye ve Hariciyye mezhepleridir. Bunların yorumuna göre Kur’an’da müminlerin inanç coşkusunu belirten ayetler imanın artıp eksilen bir şey olduğunu göstermektedir:

Âlimlerin çoğunluğu bu hususa temkinli yaklaşarak Hz. Peygamber döneminde inanılacak hususlarda artma ve eksilmenin olabileceğini kabul ederler. Ancak ondan sonra inanılması gereken inanç esasları artmaz ve eksilmez. Çünkü imanda herhangi bir değişikliğin olması tereddüt haline işaret eder. Daha önce de bahsettiğimiz gibi imanda şüpheye yer yoktur. Bu bakımdan imanda tereddüt, kesin kabulün gerçekleşmemesi sayıldığından imanda artma ve eksilmeyi reddederler.

İman ve İslam

İman ve İslam kelimeleri Kur’ân’da bazen eş anlamlı, bazen tamamen ayrı bazen de iç içe girmiş anlamlarda yer alır. Bu nedenle İslam âlimleri de bu konu üzerinde farklı görüşleri savunmuşlardır. Ameli imanın bir parçası kabul edenler, iman ve İslam ayrımı dini metinlerde olsa da iman ve İslam aynıdır, birdir görüşündedir. İmam Mâtüridî’ye göre, Kur’ân ve Sünnet’te ayrı zikredilse da iman ve İslam aynıdır. Çünkü imandan çıkan İslam’dan çıkmış olur, İslam’dan çıkan da imandan çıkmış olur.

Diğer taraftan bu iki kavramın ayrı olduğunu belirten bilginler de kendilerine ayet ve hadislerden destek bulmuşlardır. Onlara göre iman ve İslam iki farklı kavramdır. İman içten bağlılık, İslam ise dıştan boyun eğmek demektir. İman kalp, İslam organ işidir. İmam Eş’arî bu görüştedir ve İslam’ın imandan daha geniş olduğunu ve İslam’ın imanı kuşattığını söyler. Bazılarına göre de iman başlangıç, İslam işin ortası ve ihsan ise işin kemalidir.

Mukallidin İmanı

Bir kimsenin çevresindeki ana, baba, kardeş, komşu, hoca ve değer verdiği diğer kişilere bakarak, hiçbir araştırma yapmadan inanmasına taklit, bu tür imana da taklidî iman denir. Böyle bir kişiye de mukallit adı verilir. İslamdini, insana sevk ettiği inanç esaslarını araştırıp, delil, akıl, tefekkür vedüşünceye dayandırarak iman etmesine önem vermiştir. Böyle iman türünetahkikî iman, bu imanâ sahip kişiye de muhakkik adı verilmiş ve en yüksek iman etme şeklinin bu olduğu belirtilmiştir.

***Özellikle EbûHanîfe ve İmam Mâtüridî mukallidin imanının geçerli olduğuna hükmetmiştir. Eş’ariyye mezhebi de onların bu görüşüne katılmaktadır. Ancak bu iki mezhebe göre de mukallit, araştırmayı terk etmesinden dolayı sorumlu görülmektedir. Bu konuda en çok direten ise Mu’tezile mezhebi olup onlar, mukallidin imanını geçerli görmemiş hatta müminin, aklını kullanmak suretiyle iman esaslarını başkaları karşısında savunabilecek bir konumda olmasını istemişlerdir.

İmanda İstisna

İman konusunda tartışmalardan biri de “ben inşallah müminim” demenin caiz olup olmadığıdır. Bu hususa imanda istisna denir. Âlimlerin bazıları imanın kesinlikle şüphe ve tereddüt taşımaması gerektiği daha önce belirtildiği gibi “ben inşallah müminim” demenin doğru olmadığı belirtilmiştir. Nitekim bu görüşü savunan Matüridiler, iman lafzı dinde kesinlik ifade ettiği için istisna söz konusu olmadığını savunmuşlardır. Diğer taraftan Eş’arîler, imanın hakikati ile ilgili değil ama olgunluk hali ve neticesiyle ilgili olarak imanda istisnayı mümkün görmüş, yani “ben inşallah müminim” demeyi mahzurlu saymamışlardır.

İmanın Geçerliliği

İmanın geçerli olmasının şartları şöyle sıralanabilir:

1. İman son nefeste veya ihtimallerin tükendiği ümitsizlik (ye’s) anıyla sınırlı olmamalıdır. Bu kimselerin imanının kabul olunmayacağı hem ayetlerde hem de hadislerde belirtilmiştir.

2. Kişide mümin niteliğinin devam etmesi için dinin esas ve hükümlerini yok sayan veya yalan ve sahteliğe kaçan bir davranış sergilememelidir.

3. Hz. Peygamberin getirdiği dini hükümlerin tamamını hiç yüksünmeden bir bütünlük içinde kabul etmelidir. İslam’ın inanç ve ibadetleri arasında bir ayırım yapmadığı gibi ahlâk ve muamelat hükümleri arasında da bir ayırım yapmamalıdır. 4

4. Mümin olan kimse alçakgönüllü olmalı, Allah’ın azabı bana isabet etmez, diye düşünmemelidir.

 

 

AÖF Ücretsiz Ders Özeti Paylaşımları
1
ATA AÖF - KURTARMA ARAÇLARI EĞİTMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
2
ATA AÖF - AFETLERDE RİSK VE KRİZ YÖNETİMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
3
ATA AÖF -MESLEK HASTALIKLARI 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
4
ATA AÖF - BİREYLERLE SOSYAL HİZMET 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
5
ATA AÖF - ETİKETLEME VE İŞARETLEME 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
6
ATA AÖF - YÖNETİM BİLİŞİM SİSTEMLERİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
# TÜM ÖZETLERİ LİSTELE
Siz de hemen Ders Özeti sipariş verin, derslerinize kolayca çalışarak mezun olun.

Anadolu Üniversitesi Özet

Atatürk Üniversitesi Özet

Etiketler: ata aöf - ata aöf çıkmış sorular - ata aöf ders özeti - burhan kankaya - burhan kankaya ders özeti


Bu yazı 21.03.2017 tarihinden itibaren 1 kez okundu.




AÖF Çıkmış Sorular (Anadolu Ünv.) AÖF Çıkmış Sorular (Atatürk Ünv.) AÖF Ders Özetleri AÖF Deneme Sınavları AÖF Ders Kitapları Açık Lise Çıkmış Sorular
İletişim Bilgileri Firmamız Hakkında Sipariş ve Kargo Takibi Mesafeli Satış Sözleşmesi Garanti ve İade Şartları Gizlilik Sözleşmesi Ödeme ve Teslimat