Hizmette 10+ Yıl ve binlerce müşteri memnuniyeti... | %100 doğru kaynak | %100 memnuniyet | %100 mezuniyet | 0.332 350 23 47
0.541 350 23 42
KUL202U-GÖRSEL KÜLTÜR
KUL202U-GÖRSEL KÜLTÜR DERSİNİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ

1. ÜNİTE - BİR YAŞAM KÜLTÜRÜ MİMARLIK

Mimarlığı Anlamak

Doğal çevrenin koşullarına uyum sağlamak ve varlığını  sürdürebilmek için tüm canlılar sığınmak ve yuva yapmak içgüdüsüyle doğarlar. İnsan da doğada varlığını sürdürebilmek için en temelde olan bu korunma içgüdüsüne cevap verecek ortamını oluşturmak zorundadır… Bu içgüdü insanı yapı yapmaya yönlendirir ve böylece insanın bulunduğu çevreden kontrollü olarak ayrımı gerçekleşir. Mimari eylemin en başında da güvenli olan bu sınırlı hacmi yaratma isteği bulunmaktadır. Başlangıçta doğada bulduğu doğal sığınakları kullanan insanoğlu, zamanla bulunduğu çevreyi dönüştürmeye başlar. Mağarayı genişletir, girişini kontrol eder. Çevrede bulduğu doğal malzemeyi dener, kullanır ve geliştirir. Doğanın önerdiği boşlukların yetersizliği nedeniyle kendi mekânını kurgular. Yapı yapma eylemini mimarlık haline getiren ise, insanın fiziksel çevresini yaratırken onu farklı kılarak güzelleştirmek isteği ve bunu kendine özgü olarak gerçekleştirmesidir. Mimarlık, üst düzeyde bilinçli bir yapıcılık durumunu göstermektedir... Yapının bir yandan fonksiyona karşılık olma durumu varken, diğer yandan da dış biçimi, iç boşluğu, iç sınır özellikleri, ölçü ve oranları, ışığı ve gölgesiyle insana farklı deneyimler sunması ve farklı değerler bütünü oluşturması da söz konusudur. Burada aynı zamanda toplumsal ve simgesel değerler de işin içine girmektedir. Mimarlık toplumsal bir etkinlik olduğundan, aynı zamandatoplumsal bir bildirim ve kültürel bir kalıt yaratımı olarak da algılanabilir.

       Mimarlığın mesajını anlamak ve bütünde algılamak için, o dönemin tarihinin, yazımının, eylem ve düşüncelerinin kayıtlarını da özümsememiz gereklidir. Çünkü mimarlık ve yapısal çevremiz bunların bir sonucu, aynı zamanda nedenidir, bu bütünün en kalıcı parçalarıdır ve okunabilirler… Bu deneyiminin bütüncül olarak gerçekleşmesi ise ancak, yapının strüktürüne, tarihine ve anlamına ilişkin bilgimizi arttırarak olabilir.

İnsanın Doğada Varolma Serüveni

İnsanoğlunun çevresini değiştirmesi ve kendine göre biçimlendirmeye çalışması, Taş çağının ( Paleotik dönem) karanlık dönemlerinde başlar. Doğanın önerdiği sığınakların yetersizliği, insanın yapı yapma niyetinin de başlangıcı olur. Bu Çağın ön insanları, (insanın atası olan pek çok türün aynı dönemlerde yaşadığı düşünülmektedir.) ortamdaki bitkileri ve avladıkları hayvanları yiyerek beslenen, avcı ve toplayıcı topluluklardır.

İklim ve çevre koşullarının değişkenliği yüzünden, yeni besin kaynakları bulmak ve avlanmak için küçük gruplarhalinde konar-göçer tarzda yaşamışlardır. Çok basit taş aletler üretmiş, Buzul Çağı’nın zorluklarında mağaralarda ya da geçici barınaklarda barınmış ve en önemlisi ateşi kontrol etmeyi başarmışlardır.

Buzul Çağı’nın sona ermesi ile kökenleri Doğu Afrika’ya dayanan Homo Sapiensler, dünyanın çeşitli bölgelerine göç etmişlerdir. Günümüz insanı, hareket yeteneğinin ve zekâ düzeyinin yüksekliği nedeniyle diğer insan türlerinden ayrılmış, doğada var olmanın yollarını bulmuştur. Bu dönemdekiinsanların ölülerini çiçekler içinde gömdükleri ve sembolik düşünebildikleri bilinmektedir.

Neolitik dönemde MÖ 12,000 insanlar avcı-toplayıcılıktan küçük çaplı tarıma geçmişler, büyük nehir kenarlarına yerleşerek, toplu yaşam alanları kurmuşlardır. İnsanlar yiyeceklerini ve suyu depolamak için

yine bu dönemde çömlek yapımına başlamış, hayvanları evcilleştirmişlerdir. Bazı kabileler ise göçebe topluluklar olmuşlardır. Zaman içinde madenlerin işlenmesi ve metalin kullanımı, insanın doğa ile olan ilişkisini de çeşitlendirerek farklı yaşam olasılıkları oluşturmuştur

 

 

 

Çatalhöyük,

Günümüz Konya şehrinin güneydoğusundaki buğdaylık bir arazide bulunan Çatalhöyük, Neolitik bir kentin katmanlı özelliklerini detaylı veren en önemli yerleşim alanıdır. On bin kişinin ikamet ettiği, çift çiliğin ve çömlekçiliğin yapıldığı, sokakları olmayan bu yerleşim, çamur ve ahşaptan yapılmış çatıdan girişli bitişik evlerden ve avlulardan oluşmaktaydı.  Toplu yaşamın izlerini taşıyan cilalı taş ve bakır devri yerleşiminde,mekânda dekoratif ve sembolik öğeler gözlemlenebilmektedir. Bir kısım odalarda manzara, insan ve hayvan figürleri varken, bazılarının ise ana tanrıça ve boğa kültüne adanmış bölümlere sahip olduğu görülebilir, Merdiven için çatıda ayrılmış olan delik aynı zamanda ana ocağın dumanının çıktığı bir baca işlevine de sahiptir.Odalar, mağaralarda olduğu gibi, hem gündelik yaşamın sürdüğü, hem de ölülerin gömüldüğü yerlerdir.

Megalit Yapılar

İnsanlar bu dönemde kerpiçten ya da ahşap çatkılı, ağaç dallarından örülmüş, balçıkla sıvanmış duvarları olan barınaklarının yanında mezarlar ve törensel işlevi olan anıtsal yapıları da yaratmışlardır. Bu yapılış amaçları tam olarak bilinmese de, taşlardan oluşturulan çemberler, menhirler ya da yukarıya doğru yükselen megalit sıraları insanın kalıcı izler bırakma, doğayı değiştirme ve o yeri işaretleme arzusunun göstergeleri olarak bugünlere kadar gelmişlerdir.

İlk Uygarlıklar ve Mimarlık

Tarımın gelişmesiyle insanoğlu yerleşik düzene geçti, beraber yaşamanın şartlarını oluşturdu ve daha dayanıklı yapılar yaptı ve kentler kurularak yeni yapı tiplerinin çeşitlenmesi söz konusu oldu. Dünyanın pek çok bölgesindeki bereketli topraklarda farklı kültürler ve uygarlıklar doğdu. Bunlardan Mezapotamya ve Mısır’dakurulmuş olan en önemli uygarlıklar ele alınmıştır.

Mezapotamya

MÖ 6000’ den itibaren ilkel köylerin varlığını sürdürdüğü Dicle-Fırat vadisinde, nehirler arasındaki toprak anlamına gelen Mezapotamya’da, MÖ 3500 yıllarından sonra büyük kentler kuruldu. Depolanmış tahılın hesabının kayda geçirilmesi, topluluğa ait kararların alınması gibi ihtiyaçlar insanları MÖ 3200’lerde yazıyı geliştirmeye zorladı. Yumuşakkil tabletler üzerinde çivi şeklinde izler bırakarak yazılan çivi yazısı ile tarih öncesi olarak adlandırılan dönem kapandı, tarih yazımı başladı. İlk Mezapotamya uygarlıklarından olan Sümerliler, sadece çivi yazısını geliştirmedi, aynı zamanda günümüz saat dilimlerindeki düzeni de oluşturdular. Yılı 365 gün, 12 ay ve gün ile geceyi 12 lik saat dilimine ilk olarak onlar ayırarak kullandılar. Mezapotamya kentindeki en önemli yapılar ziguratlardı. Üzerinde tapınağın durduğu, yapay bir dağ görüntüsündeki ziguratlar, insanlar ve şehrin koruyucu tanrısı arasında bir köprü oluşturma çabası sonucunda ortaya çıkmış anıtsal yapılardı. Sümer ziguratları ziftli bir harçla bağlanmış sert ateş tuğlasıyla kaplı yumuşak tuğla dolgulardan inşa edilirdi. Bu çağlardan kalan en önemli örneklerden biri Uruk’taki Beyaz Tapınak diğeri ise Kral Urnamnu tarafından yaptırılan Ay Tanrısı Nannar’ın Ziguratıdır. Sümerlerin inançları ve mimari uslüpları bölgedeki diğer halklar tarafından da benimsendi, Babil Kralı Hammurabi de şehrine bir zigurat yaptırdı. Aynı dönemde ve sonrasında dünyanın diğer bereketli topraklarında da farklı inançlar ve tanrılar için, farklı yapısal özellikteki Ziguratlar inşa edildi. Mezapotamya, Sümerlerin dışında Akadlara, Babil ve Asur Krallıklarına ve daha sonra da Perslilere (Persepolis) ev sahipliği yaptı.

Firavunların Kalıcı Mirası: Mısır

Heredot’un belirttiği üzere “Mısır, nehrin bir armağanıdır”. Mısır, Nil vadisinin bereketli topraklarında var olmuş, bir yazı biçimi olan hiyeroglifi geliştirmiş, din ve hanedanlığa dayalı bir sınıf tarafından yönetilmiş bir uygarlık olarak kendisinden sonraki kültürleri de yoğun bir şekilde etkilemiştir. Dünya ile yoğun ticari ilişkisine rağmen, coğrafik açıdan korunmuş bir bölgede bulunduğundan 3000 yıl ayakta kalmayı başarabilmiştir. Mısır’da Firavununun tüm tanrıların cisimleşmiş hali olduğuna ve ölümün bir son olmadığına inanılıyordu. Bu nedenle mezarlara daha sonraki hayatta ihtiyaç duyulacağı düşünülen her şey yerleştiriliyordu. Bedenin mumyalanması da sonraki yaşama yönelik bir eylemdi. İlk dönemlerde, yeraltındaki mezar odası ve üstünde tek katlı kerpiçtenoluşan mastaba isimli mezarlar inşa ediliyordu. Daha sonra ise taş bloklardan meydana gelen piramit mezarlar inşa edildi. Mısır’da eski, orta ve geç dönemlerinde yapılmış pek çok önemli yapı ayaktakalırken, gelişmiş yaşam ortamlarına sahip ve halkın yaşadığı Memphis ile Th ebes metropolleri çok daha önce yok olmuşlardır. Dünyanın yedi harikasından biri olarak tanınan Giza Piramitleri’nin dışında, Ebu Simbel, Horus, Isis, Luksor Tapınakları ve Tutankamon ve Nefertiti’nin mezarları da yapılış süreçlerindeki gizemleriyle araştırmacıların ilgi odağı olmaya devam etmektedirler.

Yunan Mimarisi MÖ 700 - MÖ 146

Kamusal ve kutsal mimari yapıları ve tasarlanmış şehirleriyle,Yunan uygarlığı mimarlık tarihinde farklı bir yere sahiptir. Yunanlılar MÖ 750 den MÖ 350’ye kadar Mısır’dan çok şey aldılar ve ilk heykellerini, kolon kirişli taş mimarilerini de Mısır modellerinden sentezlediler. Minos ve Miken uygarlıklarından etkilendiler. Bu sentezin sonucunda ise daha soylu bir mimari uslüba ulaştılar. Yunan mimarlar klasik düzenler olarak bilinen ve doğadan esinlenen bir ideal yapı oranları sistemi geliştirdiler. Yunan kültürü MÖ V. yüzyılda zirveye ulaştı ve Atina bir demokrasi merkezi oldu; bunun etkisiyle yeni yaşam biçimleri ve yeni yapım yöntemleri benimsendi, yeni yapı tipleri ortaya çıktı. Her şehrin spor salonu, tiyatrosu ve şehir halkının toplantı yaptığı bouleuterion’u bulunuyordu. Agora açık pazaryeriydi, dükkânların olduğu yapı ise stoa olarak isimlendirilmişti. Tapınaklar ise tanrıların mekânıydı. Yunan’da tiyatrolarda ahlak öğretilirken, spor etkinlikleri ise dinsel kutlamalar çerçevesinde yapılıyordu. Atina, Priene, Milet kent devletleri dönemin en gelişmiş ve tasarlanmış şehirleri olarak tarihe geçti. Bugün Helenistik dönem olarak adlandırılan dönemde yapılan abartısız evler bile saraylara dönüştü. Ölçülü yalınlıktan kopuldu. Yapımına MÖ 330 de başlanan Didim Apollon tapınağı da Helenistik dönem tapınaklarının önemli örneklerindendir.

Parthenon Tapınağı - Akropol

Tapınak, çok eskiden bronz çağı kalesi olan ve arkaik tapınakları Persler tarafından yıkılan Atina’daki kutsal tepe Akropol’de inşa edildi. Bir tapınak kompleksinden çok bir şehir olan Akropol, heykelci Phidias tarafından ağırlıklı olarak dor düzeninde tasarlandı ve üzerindeki tüm yapılar peyzaja uygun şekilde birbiriyle uyum içinde yerleştirildi. Daha sonra Helenistik ve Roma dönemlerinde de yeni yapılar eklendi. Tanrıça Athena’ya adanmış olan Parthenon MÖ 438 yılında Dorik düzenin ideal bir örneği olarak inşa edildi. Heykel süslemeleri Yunan tapınaklarının en önemli parçasıydı ve bu tapınakta da Athena’nın büyük bir heykeli bulunuyordu. Parthenon’un mimarları tapınağın oranlarını yükseltmek için göz aldanmasını kullanmış, yapıyı daha ihtişamlı algılatmak için çabalamışlardır.

Roma Mimarlığı MÖ 146 - MS 312

Roma uygarlığı, daha önceden Etrüsk’lerin egemen olduğu İtalya’nın kuzey bölümünden yayıldı. Romalılar bu uygarlıktan kemer, tonoz ve kubbe yapımı ile ilgili tekniklerin alt yapısını aldılar ve geliştirdiler. Bunlar ve betonun karışımında uygulanan yenilikler sayesinde çok daha büyük açıklıkları örtmek mümkün oldu. MÖ 30’lı yıllarda mimar Vitrivius “Mimarlık Üzerine On Kitap” adlı eserinde binaların üç niteliğinin, dayanıklılık,yarar ve güzellik olması gerektiğini yazdığı kitabıylaRoma mimarisinin ana hatlarını da çiziyordu. Peyzajlakarşıtlık oluşturmak üzere heykelsi kütleler ve bunların ilişkisi olarak tasarlanan Yunan mimarisinin tersineRoma mimarisi boşluğun, iç ve dış mekânın mimarisiolarak anıldı. Mısırlılar ve Yunanlılar kütlenin gücünüortaya koydular, içine girilenden çok kamusal yaşamınarasında var olduğu, dıştan algılatılan anıtsal kütleleri yaratmakla uğraştılar. Roma bu kültürlerden pek çok miras devraldı; fakat çok daha fazlasını da üstüne koydu. Romalılar kapalı ve kamusal olan yapılara önem verdiler, tarihlerini de onlar için temel olan kentin kuruluşu üzerine başlattılar (Romus ve Romulus). Şehirler iki anayol çevresindeki ızgara düzenine göre tasarlanırdı.  Forum, Yunan agorasından doğan bir kent meydanı olarakbu iki yolun kesişiminde yer alır ve kamusal yapılar olan bazilikalar, tapınaklar ile çevrelenirdi. Roma gücünü mimarisiyle göstermekteydi. Yapı malzemeleri ve yapım devletin elindeydi ve merkez kontrol ederdi. Askeri zaferler sonucu alınan yeni topraklarda yolların, köprülerin, su kemerleri ve tapınakların inşasına büyük önem verildi ve Roma şehir anlayışı Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’ya da taşındı. Roma’nın zenginliği de bahçeler, teraslar ve sıra sütunlu hollerin yer aldığı villalarda görselleşti. MS III. Yüzyılda yaşanan çöküş, mimari projelerin durmasına ve yapı malzemesinde indirgemeye gidilmesine neden oldu. En önemli yapıları olarak, Roma Forumu, Panteon, Collessium, Carcala Hamamları, Titus Kemeri, Hadrianus’un Villası ve Efes Celsus Kütüphanesi sayılabilir.

Panteon

43,3 metrelik kubbe açıklığı Rönesans Dönemine kadar aşılamayan Roma’daki Panteon tapınağı, iç mekânın gücünün öne çıktığı en önemli örneklerden biri olarak mimarlık tarihinde özel bir yere sahiptir. Halen dünyanın en büyük donatısız beton kubbesi olan ve her yıl binlerce konuğunu ağırlayan Panteon, yedi Roma tanrısına adanmıştır.

Collesseum

MS 69 yılında kargaşa içinde olan Roma’da halkı yatıştırmak için çok büyük bir amfitiyatronun yapımına başlandı. Anfitiyatro MS80 yılında açıldığında 9000 hayvan öldürülmüş ve 100 gün süren şenlikler yapılmıştır. 50000 izleyici kapasiteli Collesseum günümüzdeki stadyumlar için de bir model olmaya devam etmektedir. İnsanlar ve hayvanlar, insanlarla insanlar arasındaki dövüşlere sahne olmuş, deniz savaşı gösterileri amaçlı olarak içi suyla doldurulmuştur. 1749 yılında Papa binanın burada ölen ilk Hıristiyanların anısına bir tapınakolarak korunmasını istemiştir.

Bizans Mimarlığı

Roma İmparatoru Konstantin 312’de Hiristiyanlığı kabul etti ve sonradan Batı’daki siyasal durumun bozulmasıyla İmparatorluk başkentini doğuya kaydırdı. 330 yılında tüm idare teşkilatını taşıdığı Konstantinapolis olarak adlandırılan şehri, yani İstanbul’u yeni yapılar ve kiliselerle donattı, kendisini de İsa’nın yeryüzündeki vekili olarak tanımladı. Kamusal toplantılar için kullanılan bazilika, hem işlevsel hem de simgesel açıdan cemaat birlikteliğine olanak verecek şekilde dönüştürüldü.

Diğer önemli yapı tipi ise yuvarlak, kare ya da sekizgen olabilen merkezi planlı anıt mezar yapılarıydı. Bunlar yine Hıristiyan mozoleleri ya da vaft izhaneleri olarak kullanıldı, kilise mimarisinde de etkin oldu. Batıda bazilikal kiliseler yapılırken, doğuda merkezi planlı kiliseler yapılıyordu. Dördüncü yüzyılın başından itibaren erken dönem manastırları oluştu, altıncı yüzyılın başında Avrupa’da bilinen manastırlar dönemi başladı ve buralarda dini metinler sonraki dönemler için korundu. Daha sonraki önemli dönem ise Ayasofya’nın yapıldığı, kilise mimarisinin ve Roma hukukunun sistemleştirildiği Justinyen dönemidir.

Ayasofya

532- 537 yılları arasında yapılan Ayasofya, kubbeli Roma yapılarının merkezi yapısıyla, Roma bazilikasının doğrusal odağını birleştirmesi açısından çok önemlidir. Teorik geometri çalışmaları yapan iki filozof Anthemios ve Isidoros görevlendirildiği, mozaikleri ve mermerleriyle de özelleşen yapının, kubbesinin gökyüzünden bir iple asılmış gibi durduğu, dönemin tarihçisi tarafından da yazılmıştır. Cesaretli strüktürü ve yapım sırasındaki acelecilik nedeniyle 563’teki bir depremde yıkılan kubbe, bugünkü haline getirilmiş ve duvarları da güçlendirilmiştir

Erken İslam Mimarlığı

Hz. Muhammed aracılığıyla indirilmiş olan Kur’an ın tanımladığı ibadet ve tübunlar çerçevesindeki kültürel açılımlaraolanak verecek mimari eserler olan camiler, medreseler, türbeler, saraylar, kervansaraylar ve hamamlar, VII. yüzyıldan başlayarak inşa edilmiştir. Hz. Muhammed’in Medine’deki evinin bitişiğindeki yüksek kerpiç duvarlarla çevrili avlu, İslamiyet anlattığı ilk ibadet mekânı ve geleceğin cami planlarının ana hatlarını belirleyen düzen olarak kabul edilmektedir. İslamiyet ilk zamanlarda batıda Suriye, Mısır ve Tunus’a, doğuya ve Orta Asya’ya kadar ulaşı, bir yüzyıl içinde batıda İspanya, doğuda da Çin sınırına dayandı. Hz. Muhammed’ten ve dört halifeden sonra halifelik farklı dönemlerde farklı kavimlere geçti ve Kudüs, Şam, Bağdat, Isfahan ve Anadolu’da kendini mimaride gösterdi. Emeviler 660 yılında Şam’ı başkent kabul edip, ulu camilerin dayanıklı malzemelerle yapımını, kubbe, tonoz ve kemer tekniklerin kullanımı başlattılar, Kudüs’de Kubbetü’s Sahra, Mescid-i Aksa ve Ümeyye Camiini yaptılar. Daha sonra Abbasiler zamanından Samarra Ulu Camiini, Emevilerin İspanya yani Endülüs hâkimiyetinden Kurtuba Camii, İran’da Selçuklu devrinden de Isfahan Camii ya da diğer adıyla Mescid-i Cuma erken dönem önemli dini yapılarından sayılabilir. İnsan ve hayvan tasvirine getirilen yasak İslam sanatının Avrupa’dan çok daha farklı bir yönde gelişmesine neden oldu. Tekrarlamalı, geometrik ve çiçekli formlar kullanıldı ve hat sanatı gelişti.

Gotik Mimari

Gotik üslup birden bire ortaya çıkmadı, tersine 1000’li yıllarda Romanesk (790-1140) mimari ustalarının birtakım teknikleri kullanarak, yapısal problemlere bulduklarıçözümlerle, daha önceki kültürlerden gelen öğelerin kullanılması ve senteziyle gelişti, şekillendi. Matematik ve bilimin tekrar önem kazanmasıyla ve öklit geometrisinin yeniden keşfedilmesiyle birlikte farklı hacimsel karmaşıklıklar çözülerek, planda ve kesitte farklılaşmalar sağlandı. Gotiğin öğeleri olan kaburgalı tonozlar, uçan payandalar, sivri kemerler, üçlü portal ve gül pencereler sentezlenerek yeni bir yapı tipi ve dili elde edildi. Bu öğelerin pek çoğu, diğer yapı ya da kültürlerde kullanılmıştı ama bu anlamda bir sentez oluşmamıştı. Romanesk dönem öteki dünyaya odaklanıyordu; fakat gotik uslüp şimdiye yönelik bir bakışın ifadesi  oldu.  Skolâstik öğretinin etkisi, yani mantığın inançla birleştirilebileceği düşüncesi çerçevesinde, ideal bir katedral yaratma prensibi, katedral tasarımının standartlaştırılmasını getirdi. Tüm bunların yanında siyasal ve toplumsal değişimler yaşandı; ulusal devlet bilici gelişti ve tek bir kültür, dil altında toplanma isteği doğdu. İngiltere ve Fransa’da soylular egemenliklerinin bir kısmını kaybettiler ve merkezi yapıda güçlü monarşiler ortaya çıktı, kentler gelişti, ticaretin gelişmesi, kentsoylu ya da burjuva sınıfı, toplumsal dengeleri de değiştirdi. Kenti kent yapan anıtlar kapalı manastırlar değil, şehrin yaşayan katedralleri oldu.  Gotiğin strüktürel olarak okunabilirliği, inanç ve mantıkta açıklık ve saydamlık kavramlarına dayanmaktaydı.

Rönesans

Rönesans Dönemi Rönesans XV. yüzyılda İtalya’nın ticaret yoluyla çok zenginleşmiş olan Floransa kentinde, güçlü tüccar ailelerin de sanata olan desteğiyle başladı. Eski Yunanca ve Latince belgelerin tekrar ortaya çıkması ve çevrilmesinin etkisiyle, Antik mimarlık üslupları ve kuramları tekrar keşfedildi. Bu belgelerin en önemlisi ise Vitrivius’un MS 25 yılında yazdığı “Mimarlık Üzerine On Kitap” adlı eseriydi. Rönesans’ın en önemli mimarlarından Brunelleschi, bu metnin bulunmasından önce de Antik mimarlıkla ilgili araştırmalar yapıyordu. Matematik ve geometrik ilkelerle yola çıkılıp, ideal yapı oranlarının belirlenmesini çok etkileyici bulan mimar, insanı her şeyin ölçüsü için baz alan klasik yapı oranlarını inceledi ve bunların izinde çok önemli eserler ortaya koydu. Bu dönemde bilimsel gözlemler ve bireysel deneyimönem kazandı ve hümanizm bir anlayış olarak yükseldi. Floransa’nın varlıklı ortamı, konut mimarisine olan ilgiyi artırdı, “şehir evi” yani palazzo, kavramının ortaya çıkmasını sağladı. Brunelleschi, Alberti, Palladio, Bramante, Sangallo, Michelangelo, Rafael, gibi sanatçı ve mimarlar, önemli eserler vermiş ve Rönesans’ın gelişiminde etkin olmuşlardır. İtalya’da başlayan Rönesans akımı, Avrupa’nın pek çok bölgesini etkilemiş, İngiltere, Almanya, Polonya, İspanya ve Fransa’da da etkin olmuştur. Bu arada Avrupa’da kilise mimarisinin yanında bir yandan da soylu aile konutu olan şato yapı tipi olarak yükseliş gösteriyordu.

Rönesans’a Damgasını Vuranlar

1377-1446, Brunelleschi, Rönesans mimarisinde öncü konumundaydı. Floransa’daki Santa Maria del Fiore Katedrali’ne iç içe iki kabuktan oluşan, taşıyıcı kaburgaları gizli bir kubbe tasarladı. Bilinen ilk doğrusal perspektif çizimini yaptı ve serbest perspektifin de öncüsü oldu. 1404-1472, Alberti, mimarlıkta daha sonra kullanılan merkezi perspektifi bulan olarak kabul edilmektedir. Resmin mimarlık için temel olarak kabul edilmesini savunduğu eseri De Pictura’yı 1436’da, yapı ideallerini açıkladığı De Re Aedificatoria’yı da 1950’de yayımlamıştır. Kilise ve sarayları sonraki kuşaklara ilham kaynağı olmuştur, neoklasik ve barok uslübu etkilemiştir.

1475-1564, Michelangelo, Rönesans mimarlığına büyük katkıları olan devrimci bir dahi olarak tanımlanmaktadır. Medici ailesine pek çok mimari yapı tasarladı ve inşa etti. Roma’daki St. Pietro’nun kubbesini, Bramente’nin de planlarını baz alarak çok ihtişamlı bir şekilde tasarladı, mekanın düzenini de buna göre kurguladı. Manyerist ve barok tarzların öğelerinin habercisi olan uygulamalar yaptı.

1508-1580, Palladio, en önemli Rönesans mimarı ve kuramcısı sayılmaktadır. Villa mimarisinde yeni kurallar ortaya koymuş ve tüm dünyada mimarları etkilemiştir. 1570 de “Four Books of Architecture’ı” yayımlar. Oran, simetri ve antik elemanlara gönderme yapan ve yeniden yorumlayan kendine has bir uslüp geliştirmiştir. Ayrıca, kullanıcının ihtiyacını karşılayan bir mekân tasarımı ortaya koymayı başarmıştır.

Mimar Sinan

Kanuni Sultan Süleyman döneminde hem Osmanlı İmparatorluğu’nda hem de sanat ve mimaride büyük gelişmeler yaşandı. Mimar Sinan da bu dönemdeki yapıların en önemlilerine imzasını atmış, mimari dehasını bu  dönemdegöstermiştir. Yeniçeri olan Sinan, Kanuni Sultan Süleyman’ın 1533’teki İran Seferi sırasında Van Gölü’nde karşı sahile gitmek için iki haft ada üç adet kadırga yapıp donatmasıyla öne çıktı. Yeniçeri Ocağı’ nda kendisine yüksek itibarlı Hasekilik rütbesi verildi ve daha sonra pek çok sefere katıldı, pek çok farklı coğrafyada, farklı kültürleri ve eserleri inceledi. Karaboğdan Seferinde ordunun Prut Nehri’ni geçmesi için köprü yapılmasına karar verilip, köprü kurulamadığında da Sinan bu görevi üstlenerek başarıyla üstesinden geldi. 1538 köprü başarısından hemen sonra, 49 yaşında İstanbul’a baş mimar olarak atandı. Atanmadan önce de yaptığı Husreviye Külliyesi- Halep, Çoban Mustafa Külliyesi- Gebze ve İstanbul Haseki Külliyesi önemli yapılarından sayılmaktadır. Mimar Sinan’ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklardır. Bunlardan birincisi, İstanbul Şehzade Camiive Külliyesi olup, dört yarım kubbenin ortasında merkezi bir kubbe düzeninde inşa edilen camii, daha sonra yapılan bütün camilere de örnek olmuştur.

Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en muhteşem eseri ise kendisinin kalfalık dönemi dediği 1550-1557 yılları arasında tamamlanan Süleymaniye Camii’dir. Ustalık eseri olarak tanımladığı en büyük eseri ise, 86 yaşında yaptığı Edirne, Selimiye Camiidir.

Mimar Sinan, Mimarbaşı olduğu sürece sadece camii yapmadı, aynı zamanda eski yapıların restorasyon çalışmalarını da üstlendi. Bunların en önemlisi olan Ayasofya’nın 1573’te kubbesini onararak çevresine, takviyeli duvarlar yaptı ve eserin sağlam olarak bu günlere ulaşmasını sağladı. Şehrin diğer kararlarında da etkin rol oynadı ve caddelerinin genişliği, evlerin yapımı ve lağımların bağlanmasıyla ilgilendi. Sokakların darlığı sebebiyle ortaya çıkan yangın tehlikesine dikkat çekip bu hususta ferman yayınlattı. Kendi yaptığı Büyükçekmece Köprüsü üzerinde kazılı olan “El-fakiru l-Hakir Ser Mimaranı Hassa”, (Değersiz ve muhtaç kul, Saray özel mimarlarının başkanı) mührü ise tüm yapma ve yaratma gücüne rağmen ne kadar mütevazı bir kişilikte olduğunu da yansıtmaktadır. Mimar Sinan yaşamında, üç padişah döneminde 92 camii, 52 mescit, 57 medrese, 7 darül-kurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 5 suyolu, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 375 eser vermiştir.

1544-1548, Şehzade Camii ve Külliyesi: Kare plan üzerine kurulan dört yarım kubbe ve bir büyük kubbe ana mekanı örter. Yarım kubbeler dört büyük fil ayağı denen büyük ve kalın kolonlar üzerine oturtularak merkezi kubbeyi desteklemektedir.

1551-1558, Süleymaniye Camii ve Külliyesi: Süleymaniye sadece ibadethane değil aynı zamanda kültürelbir merkezdir. Dört dayanağa oturan bir tam iki yarım kubbeli camilerin içinde en büyüğü de bu camiidir. Ayasofya’yı geçme arzusu ile aynı şemayı kullanmış olan Sinan oranları, taşıyıcı sistemin rasyonelliği açısındanSüleymaniye’yi ondan üstün bir yere oturtmaktadır.

1569-1575. Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi: Mimar Sinan’ın başyapıtı olan camii, sekiz ayağa oturtulan büyük kubbesiyle çok etkileyici bir iç mekâna sahiptir. Selimiye Camiindeki oranlar, cami kütlesiyle minarenin konumu ve yüksekliği arasındaki ilişkiler hiçbir camide olmadığı kadar iyi kurulmuştur. Çini panoları, mermer minberi müezzin mahfilinin kalem işleri ve kapıları ile de çok özelliklidir.

Süsleme ve Yanılsamanın Birlikteliği:

Barok

Manyerizm* akımından doğan ve İtalya’da gelişen barok üslup, algıda yanılsama ve farklılık yaratarak, gözlemciyi aşırısüslemeyle ve dinamizm ile etkilemeyi amaçlıyordu. Barok kelimesi köken olarak Portekiz dilindeki Barocco’dan gelir ve eğri büğrü inci anlamında kullanılır. Rönesans’ta manyeristlerin klasik üsluplardan kısmen yararlanmasına karşın, barok dönemde klasiğin ölçülü sisteminden çok uzaklaşıldığı gözlenir. Mimarideki dinamik çizgiler ve yüzeylerdeki oyunlar,sanat ve mimarinin birleşerek ışık, renk ve doku açısından yanılsamalar yaratmasıyla gelişti. İç mekânda detaylar üzerinde yoğunlaşılırken, dışta mekânda, iç ve dış bükey yüzeyler oluşturuldu. Pencere ve kapılar karmaşık şekillerde taçlandırıldı, çelenkler, vazolar, kupalar, kabartmalar ve kıvrımlar bezemede kullanıldı. Cephelere gömme ayaklar, işlevsiz ve kolonlar yerleştirildi. Hayranlık, eziklik ve şaşkınlık yaratmak amacıyla mimarlık, müzik, resim ve heykel etkileyici temalar altında birleştirildi. Dönemin önemli mimarlarından Bernini ve Borromini sanat ve mimarlık tarihine geçen barok dönemisimlerdendir. Mimar Louis Le Vau ve bahçeci André Le Nôtre tarafından yapılan Versailles Sarayı, Fransız Barok mimarisinin en tipik örneklerindendir.

Akıp Giden Kıvrımlı Formların İncelikli Zenginliği:

Rokoko

Amerika’ya kadar ulaştı, pek çok yerde farklı üslup varyasyonları geliştirildi, mimari daha da gösterişli bir hal aldı. Rokoko tarzı ise Fransa’da ortaya çıktı ve barok üslubun en süslü düzeyine dönüştü. Adını kıvrımlı midye kabuğu şekilli formlardan alan Rokoko, kiliselerde ve saraylarda ağırlıklı olarak kullanıldı, müzik, mobilya ve sanatta kendini gösterdi. Barok’un sertliğinin yanında ona karşıt olarak daha açık renkler ve ferah bir atmosfer yaratmak amaçlandı. Bezeme için çocuklar, çiçekler, yapraklar ve kuşlar biçiminde kıvrımlı formlardan yararlanıldı, pastel renkler kullanıldı ve alçı sıva en temel dekorasyon malzemesiydi.

Endüstriyel Mimari

1800 -1900 arasında çeşitli dönem uyanışları yaşandı. Büyük ölçüde erken mimari hareketler ile yabancı egzotik tarzların etkisinde kalındı. Çağın teknolojileri ve malzemeleri kendi mimari formunu oluşturmadan önce Yunan, Gotik, Romanesk tarzlarla birleştirildi. Bunun yanında sömürgecilik ve diğer kültürlerle olan etkileşim sonucu, piramit, soğan kubbe ve dikili taş gibi öğeler, Avrupa ve Amerikan mimarisinde öne çıktı. XVIII.yy yarısından itibaren ise yeni endüstriyel malzemelerin ve yöntemlerin kamu mimarisinde yoğunluklu olarak kullanılması gözlenmektedir. Avrupa'da XIX. Yüzyıllardaki gelişmelerin Avrupa'daki sermaye birikimini arttırması yani Endüstri Devrimi etkisiyle yeni malzemelerin üretilme ve dağıtım hızının artması inşaat tekniklerininde büyük bir ivme ile gelişmesini ve ilerlemesini sağladı. Toplumda şehirde yaşayan burjuva sınıfının gelişmesi ve işçi sınıfının da buna eklenmesi ile her türlü üretimin ve mekânsal ihtiyaçların da artması söz konusu oldu. Tarım toplumundan endüstri toplumuna geçiş bu yıllarda gerçekleşti. Dünya fuarları tasarım ve teknik yeniliklerin sergilenmesi için bir ortam oluşturdu ve bu devrin anıtları yapıldı. Özellikle demir, cam ve çelik gibi yeni malzemeler endüstriyel mimarinin yükselişini sağladı. Mimarlar ve mühendislerin ortaklığıyla çok katlı modern binaların ve gökdelenlerin yapımı gerçekleştirilmeye başlandı.

Antoni Gaudi

1900’lerin başında yeni malzemelerin eski tarzlarla kullanımına karşıt olarak gelişen ve kendi formunu bulması yönündeki işlevselci yaklaşımların yanında diğer taraftan, bölgeselci kişisel yaklaşımları da görmek mümkündür. Mimarlık tarihinde özel bir yeri olan İspanyol mimar Antoni Gaudi’nin, yapılarındaki estetik ve özgünlük her zaman öne çıkmaktadır. Art Nouveau’ya paralel olarak doğanın yapısal mantığıyla ilgilenen Gaudi, kendi kişisel tarzını yaratmış ve yapılarında, taş, beton, çelik ve seramiği etkileyici bir şekilde kullanmıştır. En önemli yapıtları Barcelona’daki SagradaFamilia 1883-, Park Guell, 1900-1914 ve Casa Milla, 1906- 1910‘dır.

Sagrada Familia: Gaudi, gotik mimarlığı yeniden yorumladığı bu çok özel katedralde, farklı olarak payandalar yerine eğik sütunları kullandı. Bu strüktür sistemini tel, kum torbaları ve çadır bezinden oluşturduğu maketleri asarak denedi. İnşaatı bugün halen devam etmekte olan binanın şantiyesine giderken hayatını kaybeden mimar, yapının 200 senede bitirilebileceğini öngörmüş.

Art Nouveau

İnsan ile maddenin arasına giren endüstrinin estetik güzelliği yok ettiği görüşünde olan bazı sanatçı ve mimarlar gerçekte ancak insan elinin maddeye can verebileceğini savunarak, tüm gelişmelerin yanında farklı bir estetik yarattılar. Farklı ülkelerde farklı şekillerde ortaya çıkan Art Nouveau,Jugendstil ya da Secession mimarları, ilhamı öncelikle doğada aramışlar, bitkisel motifler, kadın figürleri, kıvrılan çizgileri, bitkileri ve hayvanları kullanmışlar, doğanın dinamik kuvvetlerini dile getirilmeye çalışarak bunları binalara, iç mekân ve mobilyaya da yansıtmışlardır. Güzel Sanatlar ve Zanaatkârlar akımı çerçevesinde, yeni teknolojiyle yapıcı ve insan merkezli bir ilişki kurmayı amaçlamışlardır. Demir, metro girişlerinde, yapıların değişik bölümlerinde, günlük yaşam araç ve objelerinde hem fonksiyonel hem de süs olarak değerlendirilmiştir. Akım içinde pek çok farklı üslup ve kişisel yorum ortaya çıkmıştır. Rennie Machintosh, Gaudi, Victor Horta, Guimard, Otto Wagner, Olbrich bunlardan bazılarıdır.

Art Deco

1920 ve 30’lu yıllarda ortaya çıkan akım, ilk olarak1925’teki Uluslararası Dekoratif Sanatlar ve Modern Sanayiler Sergisi’nde isimlendirildi. Art Nouveau, Bauhaus, konstrüktivizm, modernizm ve futurizm akımlarından etkilenen, Aztek ve Mısır mimarisinden ilham alan tasarımlar kendini en çok Amerikan gökdelenlerinde ve iç mekân tasarımında göstermiştir.

Modernleşme Yolunda

Eski dönem mimari akımların yeni malzemelerle kullanılmasını savunan dekoratif mimarinin karşısında farklı yaklaşımlar ortaya çıktı. 1892’de Amerikan Modernizminin babası sayılan, çelik çerçeveler, cephe sistemleri ve yüksek yapıların öncüsü mimar Sullivan’ın süsleme ve formu masaya yatıran “Mimarlıkta Süsleme” isimli makalesi yayımlandı. XX. yy’ın başlarında ise Viyana’nın tutucu eklektik ortamında “Süsleme bir suçtur” saptamasını yapan ve bu dönem mimarlarına, yapıyı süslemeden arındırma yolunu gösteren mimar Adolf Loos, modern erken döneme damgasını vurdu ve yaptığı yapılarla da kısmen bunu destekleyen sadeleşme getirdi.

Peter Behrens

Endüstri tasarımının öncüsü kabul edilen, akademisyen, mimar ve ressam olan Behrens, Mies van der Rohe, WalterGropius ve Le Corbusier gibi çağın öncüsü mimarları etkiledi ve toplu üretim -sanat ilişkisini ele almak amacıyla Deuscher Werkbund’u kurdu. Endüstri tasarımı disiplininin başlangıcı sayılan ve işlerinden en önemlisi kabul edilen, AEG projesinde uzun yıllar, binaları, endüstriyel ürünleri, hatta tüm şirket kurum kimliğini tasarladı.

Walter Gropius - Bauhaus

Peter Behrens’in öğrencisi olan mimar 1919 yılında görsel sanatlar, mimarlık ve tasarımın teknolojiyle ve toplu üretim teknikleriyle olan birlikteliğini savunan bir okul olan Bauhaus’u kurdu. Modern tasarımın yolunu açtı. Kandinsky, Klee ve Albers gibi sanatçılarla birlikte çalıştı. Amaç “biçimin işleve uyduğu” binaları yaratmak ve bunu çağın malzemeleri olan, betonarme, çelik ve cam ve yeni tekniklerle yapabilmekti. 1924’de siyasi baskılarla okulu Dessau’ya taşındı ve binaları kendisi tasarladı. Naziler okulu kapattığı için daha sonra Amerika’ya göçtü.

Frank Lloyd Wright

92 yıllık hayatının 72 yılını mimarlık yaparak geçiren ve Amerikan mimarisinin vazgeçilmez simgesi olmuş olan Wright, erken dönem yapılarında organik yaklaşımı seçerken, doğal çevresine, bağlamına uygun ve yatayda gelişen yapılar yapıyordu. Ona göre XX. yüzyılın mimarisi eskiyi taklit etmemeli, modern malzeme ve yeni teknolojilerle çağını yansıtmalıydı. Binalarının standartlarını insan oluşturuyordu. Süsleme yerine, mekânların çakışmasından farklı ilişkiler yaratmakla uğraştı. 1914-1936’da daha farklı bir tarza yöneldi ve dönemin eleştirilerine karşı en önemli yapıtlarından biri olan Şelale Evi’ni bir cevap niteliğinde ortaya koydu. Diğer önemli yapıtlarından, Unity Temple, Robie Evi ve son olarak farklı bir yapıda olan New York Gugenheim

Müzesi sayılabilir.

Şelale Ev (Falling Water) Bugün bir müze olan, 1935’te Pensilvanya’da yapılan, dikey elemanlara takılmış, üst üste yatay betonarme platformlardan bir şelalenin üstünde inşa edilen ev, daha öncesi olmayan bir anlayışla tasarlanmıştır. Birbirine akan mekanlardan oluşan iç mekan anlayışıyla, şelalenin üstünde ütopik ve ustaca konumlandırılmış, doğa ile insanın özel bir buluşmasıdır.

Le Corbusier

Aynı zamanda; şehir plancısı, ressam,heykeltraş, yazar ve mobilya tasarımcısı olan Le Corbusier, 1927’de tanımladığı “yeni bir mimarlık için beş noktada” mimariye ve forma bakışını detaylı bir şekilde açıklamaktaydı. Betonarmenin savunucusu olan mimar, bu yapım teknolojisi ve strüktürel kurguyla, serbest plan ve cephe ilkesini ortaya koydu. Böylelikle en iyi örneğini VillaSavoye’da görebileceğimiz şekilde yapının zemini dolaşım için boşaltılıyor ve yapıyı pilotiler üzerinde yükseltiyordu ve düz çatıda çatı bahçeleri oluşturulabiliyordu. “Evin yaşam için bir makine olduğunu” söylemiyle tanınan mimar, yeni konut çözümleri ve ideolojik şehir planları yaptı. Tüm dünyada etkin olan, uluslararası üslubu tanımlayan tüm öğeleri mimarisinde kullandı. Düz çatılı, ince kolonlarda yükselen binalar ve şerit pencere gibi ortak elemanlarıyla ayırt edilen tarz, bezemeden de tamamen kaçınır. Son dönemlerinde 1954’de tamamlanan yaptığı Ronchamp Şapeli’nde önceki binalarından tamamen farklı, özeli ve tek olanı bulma yolunda şiirsel bir yapı kurgusu oluşturdu.

1945 Sonrası

II. Dünya Savaşı ardından binaların inşasında kullanılan baskın modernist tavır, bezemeden arınmış, işlevselci felsefenin önderliğinde minimalist bir yaklaşımı getirdi. Savaştan sonra Avrupa’nın yeniden inşası adına mimarlara çok iş düşüyordu. Savaş sırasında Avrupa’dan Amerika’ya göçen mimarlar da oradaki güçlü ekonomi ve özgürlük ortamında özgün eserler verdiler ve tüm dünyayı etkilediler. Bir yandan yüksek binalar inşa edilirken, diğer yandan da bölgeselci tutumlar da devam ediyordu.

Mies van der Rohe

“ Less is more”, “az olan, çoktur” deyişinin sahibi ve Bauhaus’un son yöneticisi olan Mies, bu değişe uygun geliştirdiği mimari üslubuyla, Amerikan şehirlerinin gelişimini büyük ölçüde etkileyecek mimariye yön verdi ve tüm dünyada uluslararası üslubun yayılması adına öncü oldu. Çelik iskeletler ve camın mimarideki üstünlüğü, iç ve dış mekan arasındaki ilişkiyi de farklılaştırdı. Şehirleri özellikle ticaret merkezlerinin gelişimini etkiledi; yapılarının daha kötü yorumları çoğalarak şehir merkezlerinde uygulandı.

Uluslararası Sergi, Barselona Pavyonu: 1929’de yapılan bina sergiden sonra yıkıldı; fakat daha sonra tekrar inşa edildi. Bir ikon haline gelen bina, iç ve dış arasında ve içte farklı mekânsal deneyimler önermektedir.

1954-58 Seagram Binası: Uluslararası üslubun en belirgin simgesi olan bina, şirket mimarisi için büyük birşablon oldu.

Louis Kahn

“Bir sanat yapıtı, bize insanın yaptığını doğa yapamaz diyendir” diyen Kahn, yapılarını zaman dışı olarak konumlandırmış ve az sayıdaki eserleri ile yüzyılının en destansı mimarisini ortaya koymuştur. Aynı zamanda mimarlık profesörü olarak görev yapmış olan Kahn, Mısır ve Yunanistan’daki erken dönem mimarlık yapıtlarını da gördükten sonra modernizm çizgisinden ayrı kendi özgün yaklaşımını oluşturmuştur. Mimarın Hindistan’da da inşa edilen yapıları mevcuttur.

Postmodern Yaklaşımlar

Modernist yaklaşımların süslemeyi biçimden uzaklaştırmasına bir tepki olarak, mimarlar tarihe dönüş yaşayarakyeni estetik deneyleri yapmaya başladılar. Böylece tarih yeni fikirleri beslemek için bir zemin oldu ve tarihten ödünç alınan öğeler, sütunlar, dekoratif ele alışlar, yapılar, yeni üsluplarda kendini var etti. Bu dönemde, Venturi, Mies van der Rohe’nin “az çoktur” yaklaşımına karşı “az sıkıcıdır” karşı tezini öne sürdü ve postmodernizm “nüktenin, süslemenin ve göndermenin” geri dönüşü oldu. Micheal Graves, Robert Venturi gibi Amerikalı mimarlar yeni çağın hızı içinde farklı bir algısal yapı kurguladılar ve uluslararası üsluba karşı bir duruşla, tarihle diyaloğa girdiler.

Dekonstrüktivizm

Eisenman, Libeskind, Zaha Hadid, Frank Gehry gibi mimarlar, üç boyutlu geometride yeni deneyler yaparak, mekanları parçalayarak, farklı bütünler oluşturmaya yöneldiler. Bambaşka bir estetik peşinde ve işlev dışı bir yapıya kayan mimaride, birbiri ile çarpışan düzlemler, parçalanmış, açılı ya da eğrisel biçimlerin deneyselliği söz konusuydu. Bilgisayar teknolojilerinin yardımıyla mimarlar çok daha cesaretli binalar yapmaya giriştiler.

Frank Gehry, Toronto’da doğan ünlü tasarımcı ve mimar, 1947’den itibaren Los Angeles, Kaliforniya’da yaşamaktadır.  Mimaride Dekonstrüktivizmin öncü uygulayıcılarından biridir ve yaşayan en önemli mimarlardan sayılmaktadır. Çalışmaları, mimarı ile tasarımı ya da sanatı birleştiren çarpıcı bir örnek olarak değerlendirilmektedir pek çok çağdaş yapıya imzasını atmıştı. Mimarlığı sanat yapan Gehry, malzemeleri ve dışavurumcu, fark edilir formları yenilikçi bir tarzda kullanır. Mimari tasarımda ve inşasında uzay gemileri endüstrisinden alınan yazılımların kullanılmasına öncelik etmiştir. Gehry’nin yapıları, içinde yer aldıkları ortamlarla birleşmek, onları yansıtmak yerine, onları yeniden tanımlar.

Zaha Hadid, kendisi kabul etmese de dekonstrüktif akım içinde değerlendirilen Hadid özgün mimari tavrı ile çağın en aranan mimarlarından biridir. Biçim ve formu alışılagelmişin dışında ve düşsel bir biçimde kullanan mimar, şehir planından, iç mekana ve mobilyaya kadar tasarımın tüm alanlarında aktif olarak yer almaktadır. Tasarımlarında bilgisayar teknolojisini her noktada kullanan mimarın baştaki tavrı asimetrik keskin köşeleri kullanmakken, son dönem yapılarında daha çok organik formlardan yola çıkmaktadır. Önemli mimarlık ödülü olan Pritzker’in verildiği ilk kadın mimardır. Düşsel bir estetiğin peşinde koşan Hadid malzemeninve formun sınırlarını zorlayarak yeni deneyimler oluşturacak mekanları ile dünyanın büyük kentlerinde kentselsimge haline gelen binaları tasarlamaya devam etmektedir.

Yeni Açılımlar

XX. yy büyük mimari yeniliklerin yaşandığı bir çağdı ve sonuna doğru, malzeme ve tasarım tekniklerinde pek çok heyecanlı ve hayal edilemeyecek gelişmeler yaşandı. Dekonstrüktivizmin daha üst örnekleri yapılırken, Blobiteckture bilgisayarın olanaklarıyla ve bireysel ele alışlarla yeni form olasılıklarını ortaya koymayı sağladı. Bunun yanında daha yükseye çıkmayı amaçlayan gökdelen yapıların inşasındaki yarış ortamı çok farklıörneklerin yapılmasını ve yarışın katlanarak devam etmesini sağlamaktadır. Enerji verimliliği kavramı da son dönem  yapılarında öne çıkmakta, çevre kaygıları, pasif eneji üretimi gibi ele alışlarla, daha düşük düzeyde enerji tüketimi yapan binalar tasarlanması amaçlanmaktadır. Malzeme teknolojisinde yaşanan gelişmeler, ileri cam teknolojisi, karbon fiber ve yeni plastiklerdeki araştırmalar yeni yüzyılda yeni olanaklar sağlayacak ve yeni formların, yeni mekânsal ilişkilerin sunulduğu binalar yapılmaya büyük bir hızla devam edecektir. Mimarlık tüm görsel ve mekânsal deneyimi ile döneminin ruhunu yansıtmayı sürdürmekte, insanların hayatlarını etkilemektedir.

 

DERS ÖZETİNİN TAMAMINI VE DAHA FAZLASINI ONLİNE SİPARİŞ VERMEK İÇİN AÖF ÇIKMIŞ SORULAR

AÖF Ücretsiz Ders Özeti Paylaşımları
1
ATA AÖF - KURTARMA ARAÇLARI EĞİTMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
2
ATA AÖF - AFETLERDE RİSK VE KRİZ YÖNETİMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
3
ATA AÖF -MESLEK HASTALIKLARI 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
4
ATA AÖF - BİREYLERLE SOSYAL HİZMET 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
5
ATA AÖF - ETİKETLEME VE İŞARETLEME 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
6
ATA AÖF - YÖNETİM BİLİŞİM SİSTEMLERİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
# TÜM ÖZETLERİ LİSTELE
Siz de hemen Ders Özeti sipariş verin, derslerinize kolayca çalışarak mezun olun.

Anadolu Üniversitesi Özet

Atatürk Üniversitesi Özet

Etiketler: ata aöf - ata aöf çıkmış sorular - ata aöf ders özeti - burhan kankaya - burhan kankaya ders özeti


Bu yazı 21.03.2017 tarihinden itibaren 1 kez okundu.




AÖF Çıkmış Sorular (Anadolu Ünv.) AÖF Çıkmış Sorular (Atatürk Ünv.) AÖF Ders Özetleri AÖF Deneme Sınavları AÖF Ders Kitapları Açık Lise Çıkmış Sorular
İletişim Bilgileri Firmamız Hakkında Sipariş ve Kargo Takibi Mesafeli Satış Sözleşmesi Garanti ve İade Şartları Gizlilik Sözleşmesi Ödeme ve Teslimat