Hizmette 10+ Yıl ve binlerce müşteri memnuniyeti... | %100 doğru kaynak | %100 memnuniyet | %100 mezuniyet | 0.332 350 23 47
0.541 350 23 42
SİY301U-BALKANLARDA SİYASET DERSİNİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
SİY301U-BALKANLARDA SİYASET DERSİNİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİNE VE DİĞER DERSLERİN DERS ÖZETİNE ULAŞABİLİR, AÖF ÇIKMIŞ SORULARI, AÖF DERS ÖZETLERİNİ, AÖF YARDIMCI KİTAPLARI ONLİNE SİPARİŞ VEREBİLİRSİNİZ..

1. ÜNİTE - KAVRAMSAL ÇERÇEVE: İSİMLENDİRME VE BÖLGESEL KİMLİĞİN İNŞASI

BÖLGESEL KİMLİK: TANIMLAMA VE AYRIŞTIRMASÜREÇLERİ

Kişiler, gruplar ve toplumların kendilerini tanımlamaya yönelik oluşturdukları kurguyakimlik denir. Ancak kimlik çok yönlü ve çok boyutlu bir olgudur. Tahayyül,tasavvur ya da tespite dayalı kendini tanımlama unsurları yanında; kişi ya da birimlerinbaşkalarını, başkalarının da kimliğe konu kişi ya da birimleri nasıl “algıladıkları”önemlidir ve kimliğin birer parçası olarak tanımlarda dikkate almak gerekir.Ayrıca kimlikler durağan bir olgu değil, kesintisiz bir varoluş sürecine tabidirler.

Başka bir deyişle kimliğin meydana gelmesi tarihsel, kültürel, toplumsal ve mekânsaletkileşimlere açık bir inşa sürecinin sonucudur. Müşahhas ve mücerret,maddi ve manevi yönlere sahiptir. Her ne kadar Uluslararasıilişkiler disiplinineegemen pozitivist ve materyalist teoriler tarafından göz ardı edilse de son dönemdegittikçe artan kimlik çalışmaları bu disiplin açısından oldukça önemli bir misyonasahiptir. Küreselleşmenin dinamikleri sonucunda toplumlar arası etkileşimlerartmış ve toplumsal oluşumlar önem kazanmıştır.

Bölgesel kimliklerin nasıl oluştuğu ve nasıl bir evrim geçirdiğine ilişkin tartışmalarda inşacı kuramın ilgilendiği başlıca konulardandır. Topluluklar arası etkileşiminzaman içinde ürettiği belli bir mekâna ilişkin ortak bilgi, anlam ve değer yargılarının sonucunda bölgeler ortaya çıkmakta ve aynı mekânın ortak insani unsurları ile birlikte de bölgesel kimlikler oluşmaktadır. İnşacı kurama göre bölgeler, aktörlerarası ilişkiler ile yapıların karşılıklı etkileşimi neticesinde ortaya çıkmış yapılardır. Bu yapıların ortaya çıkışı aktörlerin tasarladığı belirli ve bilinçli bir siyasiprogram dâhilinde de olabilir. Bu açıdan bakıldığında ise bölgesel kimliklerin kimlertarafından, kimler için ve kimlere karşı oluşturulduğu soruları önem kazanmaktadır.

Balkanlar ortak özellikler arz eden belli bir coğraş alanda tanımlanan, kültürelçeşitliliği olan, çeşitli dinleri ve dilleri bünyesinde barındıran çok yönlü bir kimliğe sahiptir. Balkan coğrafyasında yaşayan toplulukların ekonomik, siyasal, kültürelve toplumsal yapıları yüzyıllar içinde büyük değişikliklerden geçerek bugünle re gelmiştir. Etnik gruplar açısından büyük çeşitlilik göstermekte olan bölge Sırplar,Hırvatlar, Boşnaklar, Makedonlar, Romenler, Arnavutlar, Yunanlar ve Türklergibi birçok etnik grubun kültürel özelliklerinin ya doğduğu ya da geliştiği ama birbirleriniderinden etkilediği çok açık olan bir bölgedir. Balkanlar’ı oluşturan bu etnikgrupların alışkanlık ve geleneklerinin; yeme içme, giyim-kuşam, müzik, mimari,din ve dil gibi kendilerine has görünen özelliklerinin tümü zamanla Balkan kimliğinin bir parçası hâline gelmiştir.Balkan kimliği yüzyıllardır aynı coğrafyada bir arada yaşamanın bir sonucu olarakmeydana gelmekle birlikte, bölgesel kimliğin oluşumunda dış faktörler ve müdahalelerde etkili olmuştur. Bunların sonucunda bölgesel kimlik ve beraberindeonu ifade etmek için kullanılan isim bile (Rumeli, Balkanlar, Osmanlı Avrupa’sı,Doğu veya Güneydoğu Avrupa gibi) birçok defa değişime uğramıştır. Bölgesel değişim kolay bir süreç de değildir. Her değişim eskiyle bir hesaplaşmayı ve hattaonu silme çabalarını da beraberindegetirmiş fakat eskinin direnci çoğu kez yeninineskinin temelleri üzerine inşası ile sonuçlanmıştır.

Tarihsel olarak baktığımızda 19. yüzyılın başından günümüze kadar geçen ikiyüzyılı aşkın sürede bölgesel kimlik ya da kimliklerin uluslararası aktörlerin bölgeyeyönelik siyasetlerine paralel bir gelişme gösterdiği söylenebilir. O güne kadarbölgesel kimliğin oluşumunda en büyük payın Türklere ait olduğu da bir gerçektir.Önceki dönemler bir kenara, Osmanlıİmparatorluğu’nun 14. yüzyıldan itibarenbölgeye egemen olmaya başlamasıyla, bölgenin Türkleşme ve İslamlaşma sürecide belirginlik kazanır. 19. yüzyıldan itibaren ise güç kaybına paralel bir şekildeTürk kültürünün bölgesel kimlik üzerindeki etkisi de yavaş yavaş azalmış; bölgeyinüfuz altına alan yeni güç sahiplerinin renklerine göre bölge çok farklı kültüröğelerinin etkisi altına girmiştir. Ancak, bugünden bir değerlendirme yapılırsa 19.yüzyıl sonrası yeniden yapılanan Balkan bölgesel kimliğinde Türk ve Osmanlı etkisininazalmakla beraber, varlığını hâlen yoğun bir şekilde hissettirdiği rahatlıklasöylenebilir.

Sosyalizmin izlerinin silinmeye çalışıldığı 1990’lı yıllara ‘Batı Balkanlar’ kimliğiile merhaba diyen bölgede bir kez daha otorite boşluğu hakim olmuş; önce Slovenya,Hırvatistan sonra Bosna-Hersek arkasından da Kosova’daki savaş, bölgeyive tüm kimlikleri derinden sarsmıştır. 2000’li yıllarla beraber Avrupa Birliği bölgedekiotorite boşluğunu doldurmaya çalışmıştır. Bu yüzyılın ilk on yılı bölge devletlerininAvrupa ile entegrasyonu süreci ile geride bırakılmıştır. Küçük çaplı etnik çatışmalar devam etmekle beraber göreli bir barış ortamının bölgeye hakim olduğugözlenmektedir. Avrupa Birliği entegrasyon politikalarıyla bölgeye nüfuz etmeyeçalışmakta, bu bağlamda da bölgesel kimlikte gözle görülür değişiklikler meydanageldiği gözlemlenmektedir. Uluslararası toplumun yap-boz tahtası hâline gelen bucoğrafyanın kimliği, günümüz uluslararası düzenine ve bu düzenin ihtiyaçlarınagöre yeniden şekillendirilmekte ve AB’nin öngördüğü şekilde bölgenin ismi de‘Güneydoğu Avrupa’ olarak değiştirilmeye çalışılmaktadır.

RUMELİ’DEN BALKANLAR’A KİMLİKLER VEBALKANİZASYON

Osmanlıların bölgeyi tanımlamak için “Rumeli” kavramının kullandıkları bilinmektedir.Ancak kavramın kökü olan Rum kelimesini, İranlılar ve Anadolu’ya gelenTürkler özellikle 11. yüzyılda yaygın bir şekilde kullanmıştır. Rum, Roma’ya işaretetmektedir. Rumeli (Rumelia, Roumelia) ise Rumların yani Romalıların ülkesi, Roma İmparatorluğu’nun ya da o zamanlar Bizans İmparatorluğu’nun sahip olduğu İran’a en yakın toprakları anlatmaktadır. Yine o zamanlarda Anadolu topraklarınaDiyar-ı Rum, Anadolu Selçuklularına da Rum Selçukluları denmiştir. Pek çok ilerigelen zatta olduğu gibi Mevlana Celaleddin için Rumî sıfatının kullanılması da aynı anlayışın bir ürünüdür. Hatta Osmanlıların klasik dönemlerinde mekânsal anlamına ilave olarak toplumsal bir içerikle karşımıza çıkan Rumelili kavramı; genelanlamda Osmanlı Türklerini diğer Asyalı Türklerden ayırmak için ve özel anlamdada İmparatorluğun şehirli, eğitimli ve kültürlü bir sınıfını anlatmak için kullanılmıştır. Ancak Osmanlıların Balkanlar’a geçmesi ile kavram yeniden daha çok belli birmekânı isimlendirmiş, imparatorluk ile birlikte eyalet yapısı belirginleşen OsmanlıDevleti’nde Anadolu’nun ötesindeki Avrupa topraklarına Rumeli Eyaleti denir olmuştur.Anadolu ve Rumeli Beylerbeyleri ve Kazaskerleri gibi paye ve rütbeler budönemin ürünüdür. Kısaca, Rumeli, klasik dönemde Osmanlının Avrupa’daki topraklarına verilen özel bir isim hâline gelir. 17. yüzyıldan başlayarak kurulan yenieyaletler ve 18. yüzyılın arifesinde başlayan toprak kayıpları sonucunda Rumelieyaletinin sahası giderek daralmış ve 1864’ten sonra yürürlüğe giren Vilâyât-ı UmumiyeNizamnâmesi ile birlikte Rumeli Eyaleti de ortadan kaldırılmıştır. Balkan Savaşlarıneticesinde Osmanlı, Batı Trakya dışında bölgenin tamamını kaybetmiştir.Ancak bugün bile kullanılan Rumeli, Urumeli veya Urumcuk kelimeleri bir Osmanlı mirasıdır: Modern Türkiye’nin Avrupa yakası, yani İstanbul’un Avrupa yakası ile birlikte tüm Trakya’yı; konuşma dilinde de zaman zaman Osmanlı Balkanları’nın tamamını anlatmaya devam etmektedir.

Balkanlar kelimesine gelince, daha önce de kısmen değinildiği üzere, bu kelimeninkökeni Türkçedir. Balkan kelimesi, “sarp ve ormanlık sıradağ; sık ormanlakaplı dağ; yığın, küme; sazlık, bataklık” gibi anlamlara gelmektedir. Osmanlıda dayaygın bir kullanıma sahip olduğu bilinir. Osmanlılar bu bölge özelinde kelimeyi Şemseddin Sami’nin anlatımıyla “Rumeli kıtasını garbdan şarka şark eden silsile-icibal”e, yani yarımadayı ikiye bölen dağ silsilelerine atfen kullanmışlardır. ZamanlaTürkçe konuşan topluluklar tarafından da kullanılan bu isim, özellikle 19. Yüzyıldansonra, biraz oryantalizmin yedeğine konulup, pejoratif bir anlama bürünerek “parçalanmış, bölünmüş ve etnik çatışmaların yoğun olduğu” bir bölgeyi ve hatta diğerbölgeleri de anlatmak için kullanılan bir kavram hâline gelmiştir. Tarihsel sürecebakıldığında gerek Balkan ismine gerekse bu ismin çağrıştırdığı bölgesel kimliğeolumsuz anlamların yüklenmesinde; bölgede meydana gelen çok vahim olaylar kadarBatı’nın ‘öteki’leştirme siyasetinin de çok büyük bir payı olsa gerektir.

Balkanlaşma konusunu anlamamıza yardımcı olarak en kapsamlı akademik çalışmalardan birini yapan Maria Todorova, Balkanlar’ı Tahayyül Etmek adlı eserindebölgesel kimliğin oluşumuna ilişkin de zihin açıcı bir bakış açısı sunmaktadır.Todorova, Edward Said’in Oryantalizm adlı eserinden hareketle Batı toplumununkendisini tanımlamak için Doğu toplumlarına yönelik izlediği ‘ötekileştirme’ siyasetininbir benzerini Avrupa’nın doğusunda gerçekleştirdiğini dile getirmiştir. Said’inOryantalizm’ine göre uygar-barbar karşıtlığı dünya hegemonya ideolojisinikurmakta bir araç olarak kullanılmaktadır. Böylece olası karşı duruşlar törpülenmektedir.

Avrupa bu karşıtlığı, ele geçirmek istediği coğrafyalarda kullanmak suretiylekendisine hâkim olma, bir anlamda sömürgeleştirme için gerekli olan meşruiyetide sağlamış oluyordu. Batı medeniyeti, Doğu medeniyetinin karşıtlıkları üzerinden kendi medeniyetini tanımlamakta idi. Başka bir deyişle Doğu medeniyetiBatı tarafından ‘öteki’leştirilmekteydi.Batı’da genel olarak kimlikler öteki üzerinden tanımlanan bir süreçte inşa edilmişlerdir.Yunan’da vatandaş-yabancı, Roma’da barbar-medeni sonrasında da Hristiyan-Yahudi, Avrupalılar-Türkler, demokrat-faşist, liberal-komünist gibi karşıtlıklarüzerinden inşa edilen Batılı kimlikler dâhildekiler ve hariçtekilerin var olandan ziyadetahayyül edilmiş nitelikleriyle tanımlanmışlardır. Bu elbette dinamik bir süreçtir;zaman zaman dâhildekilerin yeri hariçtekilerle yer değiştirilebilir ya da herdairenin içinde alt dairelerin veya iç içe geçmiş alanların etkileşimi söz konusu olabilir.

‘Balkanlaşmak’aynı bölgede yer alan birbirine düşman birçok küçük ulus, devlet ve halkın oluşturduğu karmaşık siyasi yapıyı anlatmak için kullanılır hâle gelir. Kavram, özellikle20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başı ile birlikte, özellikle Yugoslavya’nın yıkılmasürecinde ortaya çıkan trajik ve dramatik olayların eşliğinde -Orta Doğu’nunBalkanlaşması veya Kafkasların Balkanlaşması örneklerinde olduğu gibi- dünyanınherhangi bir yerinde meydana gelen bölünme ve çatışmaları tanımlamakta da kullanılmaya başlamıştır.

Balkanlaşma

Balkan imgesi coğrafyanın içinden çıkmış olan bazı önemli edebiyatçı yazarve yönetmenler tarafından da işlenmiş ve Batı hayalindeki Balkan imgesinin kusursuz bir şekilde yansıtan bu kişileri alkışlamıştır. İlk olarak 1945’te yayımlanan ve1961’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülenıvo Andriç’in Drina Köprüsü adlı romanı, her ne kadar bir başyapıt olsa da yazarın gerek Balkanlar’a ait köprü imgesiniçok etkili bir şekilde işlemesi gerekse değişik ulusların bir arada yaşayamayacaklarına işaret etmesi açısından Batı’nın hayalindeki Balkan imgesini yansıtanBalkanlar’ın kendi içinden çıkmış en önemli eserlerden biridir. Keza eser 1990’lı yıllarda bölgenin çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü yapısının zarar görmesiyleyeniden popülerlik kazanmış ve bölgedeki Müslüman, Hırvat ve Sırpların bir aradayaşayamayacaklarının belgesi olarak lanse edilmiştir. Emir Kusturica ve MilçoManchevski gibi yönetmenler de Balkanlar’ı irrasyonel, vahşi ve ilkel olarak sunanşlmleri ile büyük başarılar elde etmişler ve yine aynışekilde Batı’nın gözündeki irrasyonelve vahşi Balkan imgesini beyaz perdeye yansıtmaktaki başarıları sayesindeBatı tarafından ödüllendirilmişlerdir.

DOĞU AVRUPA, YUGOSLAVYA VE GÜNEY DOĞUAVRUPA

“Doğu Avrupa İkinci Dünya Savaşı’nın bitişi ve Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikteBalkanları da içine alan ve coğrafyadan öte ideolojik bir birliği temsil eden birkavramdır. Baltık Denizi’nden Adriyatik’e uzanan ülkeleri kapsayan bu tanım1989’dan itibaren yerini başka oluşumlara bırakmıştır.

Bu dönemde Doğu Avrupalı kimliğine paralel olarak ortaya çıkan başka birkimlik de Yugoslavyalılıktır. Yugoslavya üst kimliğiyle coğrafyayı oluşturan uluslarbir potada eritilmeye ve bölgesel farklılıklar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Toplumların kendi yerel müzikleri unutturulmaya çalışılmış, yerine o dönemde bestelenmiş Yugoslav halk müziği geçmiştir. Yine bu dönemde bestelenen Yugoslavca şarkılarda genel olarak Güney Slavlarının kahramanlıkları konu edilerek Sırp, Hırvat,Boşnak Makedon kimliklerinin yerine Yugoslav kimliği yüceltilmiştir. 2000’liyıllarda sarsıntılı bir dönemden geçen Balkanlar’da bugün bile “Yugoslav” kimliğinesahip çıkma eğilimleri gözlemlenmektedir. Yugoslav ve Doğu Avrupalı kimliğinedönüş isteği kendini bir boşluğun içine düşmüş hisseden bölge insanı için eskiyeduyulan özlemin bir ifadesi olmuştur.Balkanlar, Soğuk Savaş sonrası dönemde siyasi coğrafyanın en fazla değişiklikgösterdiği bölgelerden biri olmuştur. Siyasi değişiklikler ihtilaşarı körüklemiştir.

Yugoslavya’nın parçalanması ile geniş bir coğrafyada kanlı çatışmalar cereyan etmiştir.Oluşan otorite boşluğu ve güç mücadeleleri arasında etnik topluluklar arasındaki çatışmalar tekrar alevlenmiş ve bölge bir kez daha Batı’nın ‘Balkanlaşmak’terimini doğrular nitelikte bölünmelere ve savaşlara sahne olmuştur.Bu gelişmelerin neticesinde Slovenya, Hırvatistan, Makedonya Bosna-Hersek,Karadağ, Kosova ve Sırbistan gibi bağımsız devletler ortaya çıkmıştır. Savaşlarınsona ermesi ve siyasi sınırların tekrar çizilmesiyle birlikte bölge yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Bu süreçte Balkanlar; Orta ve Doğu Avrupa’dan ayrı olarakdeğerlendirilmiş ve bölge Güney Doğu Avrupa olarak anılmıştır. ‘Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı’ ve ‘Güneydoğu Avrupa İşbirliği Girişimi’ gibi isimlerden de anlaşılacağı gibi bölgeye yönelik uluslararası toplum bir yandan isim değişikliği yaparkenöte yandan da istikrara ve bölge ile Avrupa’nın işbirliğine atıfta bulunmaktadır. Bu da bölgede otorite boşluğunu doldurmaya talip Avrupa Birliği ile bölgeninyeni bir siyasi yapılanmaya gittiğinin önemli göstergelerinden birisidir

Batı Avrupalı aydınlar ve yetkililer Soğuk Savaş döneminin Doğu Avrupa’sını kendi içinde ikiye bölerek Polonya, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Slovenya gibi ülkeleriOrta Avrupa olarak tanımlamış ve ilk iş olarak bu ülkeleri AB’ye üye yapmayaçalışmışlardır. AB ise bölgeyi Doğu ve Batı Balkanlar olarak ikiye ayırmış ve ilk iş olarak Doğu Balkanlar’ı oluşturan Romanya ve Bulgaristan’ı 2007’de AB’ye üyeyapmıştır. Avrupa Birliği’nin resmî belgelerinde yer alan bir başka isim de Batı Balkanlarolmuştur. Bu kavram, Slovenya dışındaki Eski Yugoslavya coğrafyası ve Arnavutluk’uiçine almakta, Güney Doğu Avrupa coğrafyası içinde henüz AvrupaBirliği üyesi olmamış devletleri tanımlamak için kullanılmaktadır. Batı Balkanlar’daAB’ye entegrasyon süreci olanca hızıyla devam etmektedir. Öte yandan Yugoslavyatoprakları ile Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya’yı içine alan bölgeyle ABDarasında da yakın ilişkiler kurulmuştur.1990’lı yıllarda meydana gelen etnik çatışmalarla birlikte bölge çok karmaşık bir yapıya kavuşmuştur. Bölgede birleştirici unsurlar olarak ele alabileceğimiz ortakkültürel unsurlar erozyona uğramıştır. Ortak unsurlardan en önemlisi olan din19. yüzyıldan itibaren bağımsız ulusal kiliselerin kurulmasıyla bu özelliğini kaybetmiştir.Öte yandan Türkler, Arnavutlar ve Boşnaklar gibi Müslüman unsurlar da yineaynı şekilde 19. yüzyıldan itibaren gerek Katolikler gerekse Ortodokslar tarafındancoğrafyanın ötekisi muamelesine tabi tutulmuşlardır. Boşnaklar ve Arnavutlarüzerinden yürütülen politikalarla Sırplar İslamofobiyi körüklemiştir. Bu koşullaraltında bölgede otorite boşluğunu doldurmayı amaçlayan Avrupa Birliği’nin işi çokzor görünmektedir.

BÖLGESEL KİMLİĞİN DAHİLİ DİNAMİKLERİ

Bölgesel kimliğin ortaya çıkmasında harici aktörlerin oynadıkları rolün yanı sıra enaz bunlar kadar önemli bölge toplumlarının oynadıkları rolden ve kendilerini nasıl tanımladıklarından da bahsetmek gerekmektedir.19. yüzyılda ulus-devletlerin bölgede ortaya çıkmasında en önemli paya sahipolan yerel elitler, oluşturdukları bu yeni devletleri Batılı tarzda modern bir yapıyakavuşturmak için oldukça yoğun bir çaba harcamışlardır. Meydana gelen bu ulusdevletlerinBatılı tarzda modern yönetimlere kavuşması, eğitim sisteminin, ekonomikyapı ve toplumsal hayatın Batı örneğinden yola çıkarak yeniden inşası bu elitlerinöncelikli hedeşeri arasında yer almıştır. Yerel entelektüel sınıf, siyasi görüşlerine olursa olsun kendilerini ve dolayısıyla kurdukları devletleri Avrupa’nın birparçası olarak görmüşlerdir.

Güney Doğu Avrupa tanımının beraberinde getirdiği ve Avrupa ile entegrasyonuamaçlayan faaliyetler çerçevesinde bölge toplumlarının Batı’ya ait olduğu fikrinintoplumun belleğinde yer etmesi için iki yönlü bir çalışma yürütülmektedir. Biryandan bölge ülkelerinin tarihini Antik Çağ ve erken Hristiyan dönem ile ilişkilendirentarih yazıcılığı olanca hızıyla devam ederken, öte yandan Osmanlı “boyunduruğu” altında geçen dönem ‘karanlık çağ’ olarak betimlenmekte, Osmanlı Devleti'ne karşı yapılan savaşlar ve ayaklanmalar övülmekte, liderler kahramanlaştırılmaktadır. Bu dönemde cereyan eden ulus-devlet kurma çabaları da “diriliş” olarakbetimlenmektedir. Müslüman Osmanlıya karşı yapılan savaşlar ele alınırken bu toplumların savaşları Batı-Hristiyan medeniyeti için yapılan fedakârlıklar olarak tarifedilmekte ve topluluklara medeniyetin savunucusu rolü uygun görülmektedir.

1990’lı yılların başında bağımsızlık yanlısı Hırvat ve Sloven politikacılar toplumların bağımsızlık çabalarını “Yugoslav ve Sırp Balkan siyasi geleneklerinden kopupAvrupa’ya geri dönmek” olarak tarif etmişlerdir. Böylece Batı Avrupa ile Balkan medeniyetleriniayıran sınır Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasındakisiyasi sınırlar olarak gösterilmiştir. Bu yolla iki devletin yüzyıllarca Avrupa medeniyetininsınırları içinde yaşadığını ve Yugoslavya dönemindeki kopuşun ardındanait olduğu Batı medeniyetine geri dönmek istediklerini belirtmişlerdir.

Slovenya ve Hırvatistan kendilerini Balkanlar’dan ayıran başka bir özellik olarakda Katolikliği ön plana çıkarmaktadır. Böylece çoğunluğu Ortodoks ve Müslüman olan Balkanlar’dan ayrı bir kimliğesahip olduklarının altını çizmektedir. Hırvatistan eski lideri Franjo Tudjman, Batı Avrupa medeniyetinin sınırlarının Hırvatistan’ın güney ve batısından geçtiğini vurgulamış ve güney komşusu olan Sırbistan’ı “Avrupa dış”, “Bizans”, “Osmanlı” ve“Balkan” olarak tanımlamıştır. Balkanlar’a atfedilen özellikler olan “tembellik”, “vahşilik”, “hoşgörüsüzlük” ve “mantık dışılık” gibi terimler ile Tudjman, Batı’nın‘ötekileştirme’ taktiklerini güney komşusu için kullanmaktan çekinmemiştir. Rumenlerinbir kısmı ise ‘Latin’ kökenlerini ön plana çıkararak hiçbir zaman Balkanlar’ın bir parçası olmadıklarını dile getirmektedir.

Sırp ulusunun hem Katolik hem de İslamdünyasının yayılmacı emellerine karşı Ortodoks dünyasının savunucusu olduğu tarzındaki Batı karşıtı bir söylem ile Sırplar, diğer Balkan uluslarından ayrılmış ve Batı medeniyetine dahil olmaya çabalamaktansa kendi Ortodoks Balkan kültürlerinesahip olma söylemini ön plana çıkarmışlardır. Ancak son yıllarda meydanagelen gelişmeler ile AB’nin Sırbistan’ı da geri kazanma yolunda önemli adımlar attığı söylenebilir. Sırbistan’ın AB’ye üyelik sürecinde son dönemde önemli gelişmelermeydana gelmiştir.Katolik ve Ortodoks tüm bölge Hristiyanlarının ötekileştirdiği ortak bir unsurise hiç kuşkusuz Müslümanlardır. Bölgede önemli bir unsur olan Müslümanlarakarşı yürütülen düşmanlık siyaseti, yüzyıllardır süren barış içinde yaşama kültürününbölgeden koparılıp atılması anlamına gelmektedir. Gerek Balkan Müslümanları gerekse bölgedeki diğer unsurlar tarafından kabul gören Türko-İslam kavramıyla etnik olarak Türk olmamalarına ve Türkçe konuşmamalarına rağmen Balkanlar’dayaşayan Boşnak, Arnavut, Pomak gibi Müslüman gruplar “Türk” olaraktanımlanmaktadır. Bunun nedeni, tarihsel nedenlerin yanı sıra, bölge Hristiyanları nın etnik kökenleri ne olursa olsun bölge Müslümanlarını ötekileştirme çabalarıdır.Bu kültür ögelerinin “ötekileştirilmesi” çabaları ise gerçektetoplumların kendikendilerini inkâr anlamına gelmektedir. Bu siyaseti güden gruplar, İslam kültürününkendi toplumlarını da çok derinden etkilediğinin farkına varamamaktadır.

BALKAN KİMLİĞİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

Planlı ve programlı bir şekilde devam eden bölge halklarını “kimliklendirme”,“bölgeye kimlik ithali’ ve “Avrupa ve dünya ile bütünleşme” çabalarının yanı sıraBalkanlar’ın kendi içinden kaynaklanan kendi Balkanlı kimliğine sahip çıkma çabası da gözlemlenmektedir. Bu alternatif Balkan kimliği, ne Batı’nın bölge için yaratmayaçalıştığı Güney Doğu Avrupalı kimliğini, ne Yugoslav kimliğini ne de bölgesel-yerel kimlikleri inkâr etmekte; aksine bu üç unsurun karışımı olan yeni bir“Oryantal Balkan” kimliği yaratmayı hedeşemektedir. Bu yeni akımda Batı motişerininyanı sıra Doğulu özellikler de ön plana çıkmaktadır. Öncelikli olarak gençnesil tarafından benimsenen bu alternatif Balkanlı kimliğinin, Yugoslavya’da doğup büyümüş ve ‘Yugonostalji’ diye tabir edilen duyguya sahip orta yaşlı nesli dederinden etkilediği görülmektedir.

Balkan kimliğinin yeniden düşünüldüğü bu süreçte sınırlı sayıda da olsa entelektüelyeni bir dalganın varlığını da burada not etmek gerekir. Bu yeni dalgada ilginçtirki özellikle mimari kökenli bir postmodern başkaldırı dikkat çekmektedir.Tek düzeliğe ve aynılıklara karşı çıkan bir grup Balkanizasyonun şehir, çevre vebölge mimarisinde aslında ciddi bir imkân sunduğu kanaatini ifade etmektedirler.Farklı başkentlerin farklı özellikler ortaya koymasını, şehirlerin inşasında farklılığınbir sorun değil, bir “değer” olarak ele alınmasını önemseyen bir kısım aydınlarözellikle “çok kültürlülük” ve “çeşitlilik” gibi kavramlar çerçevesinde Balkanlar’dayüzlerce yılda inşa edilen ve korunan yapıların devamından yana görünmektedirler.Bir anlamda Balkanizasyonu pozitif bir süreç olarak okumakta ve modern dünyanın sorunlarına çözüm noktasında konunun yeniden değerlendirilmesinin önemineişaret etmektedirler.

Balkan tarihini barış vizyonu temelinde alternatif bir okumaya tabi tutan bazıyazarlar aslında bölgenin kriz, çatışma ve savaşlarla birlikte anılmasının tarihsel biryanılgıdan ibaret olduğunu, bölgesel işbirliği çabalarının ve gerçekleşen örneklerinhiç de azımsanmaması gerektiğini iddia etmektedirler. Mesela şule Kut ve N.Aslışirin, ortak çalışmalarında, Balkan siyasetinin işbirliğine dayalı gayet parlak biryüzünün olduğuna da dikkat çekmekte ve bunun da yaşanan örneklerle pekâlâ rahatlıkla ortaya konulabileceğini ifade etmektedir. Ancak maalesef özellikle 1990’lı yıllarda bölgede yaşanan çatışmaların daha çok ön plana çıkarılması, “ne anlaşmazlıkla dolu ortamın içindeki iyi komşuluk ilişkileri ne de bölgesel işbirliği içinbirlikte hareket etme örnekleri, Balkanlar’daki çatışma ve çatışma çözümü çabalarının yarısı kadar bile dikkat çekmemiş..., Balkan siyasetinin bir de parlak yüzününolduğu..., bu parlak yüzün büyümesinin bölgede istikrar ve güvenliğin tesis edilmesinisağlayabileceği” gündeme getirilmemiştir. Kut ve şirin’e göre, “1990’larınBalkanları’nda samimiyetle ortaya konulan işbirliği çabalarının, savaş ve anlaşmazlığın ortasında, dikkat çekmemesi pek şaşırtıcı olmasa gerek.” Fakat Balkanlar, öncesive sonrası ile Soğuk Savaş döneminde “hiç de azımsanmayacak sayıda işbirliğigirişimlerinin hayata geçirildiği bölgelerden biridir.” Yazarlara göre, “1930 yılındabaşlayan Balkan Konferansları, bölge milletlerinin iktisadi, sosyal, kültürel, siyasalve entelektüel alanlarda gevşek bir federasyon oluşturmasını amaçlıyordu. 1934’tekurulan Balkan Paktı  ile Balkan Konferansları, bu amacı kısmen gerçekleşmişti”.Benzer şekilde, “II. Balkan Paktı diye de bilinen 1953-54’te varlık göstermiş Balkanİttifakı”na da dikkat çeken Kut ve şirin, Balkanlar’ın “istikrarsızlığa mahkûm birbölge” olmadığı kanaatindedir. Yugoslavya’da yaşanan anlaşmazlığın da “tüm bölgedevletlerine ağır bir ders verdiğini iddia eden yazarlar, bu krizin önemli bir sonucununda olduğunu not ederek, “Balkan devletlerinin anlaşmazlıkların veya ağırgüvenlik konularının çözümü için güç kullanma yoluna gitmeyeceklerini ve özellikleyumuşak güvenlik alanlarında işbirliğini arttıracaklarını rahatça bekleyebiliriz.

Balkanlar’ın en çatışmalı dönemi olan 1990 ve 1995 yılları arasında bile yaşanandeneyim bu beklentiyi doğrular niteliktedir” demektedir. Kut ve şirin’e göre evvelemirde bir “III. Balkan Savaşı çıkmamıştır. Birçok beklentinin tersine, savaş eskiYugoslavya’nın belirli topraklarıyla sınırlı kalmış, Balkanlar’ın diğer taraşarına sıçramamıştır. İkinci olarak, 1990’ların Balkanlar’ı dinî savaşların sahnesi hâline gelmemiştir...Üçüncü olarak, eski Yugoslav Federasyonu haricinde bölgede herhangibir sınır değişimi yaşanmamıştır.” Kut ve şirin, Balkanlar’da işbirliğinin aktörleriaçısından da kapsamlı olduğu kanaatindedir. Onlara göre bu çabalar “hem hükûmetlerihem de hükûmet-dış aktörleri kapsamıştır. Düşünce kuruluşları, entelektüeller,iş adamları ve bölgedeki sivil toplum örgütleri arasında sosyalizmin sonaerişinden itibaren devam eden hükûmet-dış etkileşim Balkan halklarının işbirliğinianlaşmazlığa tercih ettiğinin işaretidir. İşbirliği, her bölge için istikrarın önkoşuludurve Balkanlar’daki işbirliği deneyimi bölgenin çatışma mirasından daha az çarpıcıdeğildir.” Kut ve şirin, bölgesel barış için “iyi komşuluk ilişkilerine dair başarı öyküleri”nin altının çizilmesi gerektiği kanaatindedir.

BALKANLAR’DA KİMLİK VE SİYASET

Balkanlar’da siyaset ile kimlikler arasında yakın bir ilişki olduğu, buraya kadar anlatılanlar dikkatle takip edilecek olursa açık bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Balkanlar’da siyasetin kapısından içeriye kimlikler olmadan, kimlikleri görmedenve kimlikleri anlamadan girilemez. Ancak bunu söylemekle birlikte, bölgedekitüm siyasetin sadece kimlikler tarafından belirlendiğini iddia etmek de çok doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Bizatihi kimlikleri belirleyen tarih, coğrafya, kültür,toplumsal ve ekonomik yapı gibi unsurlar aslında iç siyaseti olduğu kadar dış siyasetide belirleyen önemli unsurlar arasındadırlar. Bir başka ifade ile maddi-manevi,dâhili-harici unsur ve faktörlerin, hem yerel ve ulusal hem de bölgesel ve küreselsiyasetin belirlenmesinde önemli olduklarının altını bir kez daha çizmek gerekir.

Çünkü bizatihi oldukça karmaşık bir yapıya sahip olan siyasetin doğası onuntek bir nedenle izah edilmesine müsait değildir. Siyaset ister devletin kurum ve organlarının faaliyetlerinin bütünü olarak, ister bir güç mücadelesi ya da farklı amaçları olan çeşitli güç merkezlerinin bir arada yaşamaları için aralarında yaşanan pazarlık, müzakere ve uzlaşma süreci olarak algılanın ve tanımlansın; onu etkileyenpek çok aktör ve faktörün varlığını kabul etmek anlamına gelecektir.

Topluluk, grup, ulus, devlet ya da ülkesel ölçekte siyasetten bahsettiğimiz zamanen azından bu siyasal varlıkların bir boşlukta yaşamadıklarını bir varsayımolarak kabul ediyoruz demektir. Bu durumda bahse konu siyasetin bir mekândacereyan ettiğini de kabul etmek gerekecektir. Bu anlamda içinde bulunulan bölgeninveya içinde yaşanan ülkenin sahip olduğu coğrafi konum ve koşullardan bahsetmedeno ülkeye ilişkin siyasal olan ve alandan söz etme imkânı da yoktur. Platon’dan İbn-i Haldun’a ve Montesquieu’ye kadar birçok düşünür coğrafi faktörlerinsiyasetin temel dinamikleri üzerindeki etkisi konusunda pek çok iddia ortayaatmışlardır. Bir ülkenin yeryüzü şekilleri, iklimi insanların ve toplulukların kimliklerini, kişiliklerini, psikolojilerini; tavır, hâl ve hareketlerini ciddiölçüde belirlemektedir. Bunlar elbette insanların ve grupların siyasal hayatlarını,hareketlerini ve duruşlarını da etkileyecektir. Coğrafi anlamda bir ülkenin sadeceyeryüzündeki konumu bile o ülkeye ilişkin algıları etkilediği kadar o ülkenin politikalarını ve o ülkeye ilişkin başka ülkelerin politikalarını da derinden etkileyebilmektedir. Uluslararasıİlişkiler teorilerinde özellikle jeopolitikçiler bu konuda çokciddi iddialar eşliğinde çok değişik yaklaşımlar ileri sürmüşlerdir. Balkanlar bu açıdan oldukça ilginç bir bölge olarak karşımıza çıkmaktadır. Coğrafyadan bahsetmedenBalkanlar’da siyaseti anlamak elbette mümkün değildir.

Balkanlar’da siyasetten söz edilirken tarihsel olarak da karşımıza çıkan bir unsurolarak müdahale gerçeğinden de söz etmek gerekecektir. Siyasal alana içeriden,dışarıdan veya müştereken yapılan müdahaleler bazen olumlu bazen deolumsuz anlamda ancak bölge siyasetini oldukça güçlü bir şekilde etkilemektedir. Ordu, bürokrasi, yargı, medya, iş dünyası gibi iç güçler ya da bir başka devlet,uluslararası örgütler veya devlet dışı aktörler gibi dış güçler, bölge dinamikleriniaşarak, siyasal hayatı rahatlıkla şekillendirebilmektedir.

Balkanlar gibi başta jeopolitik konum olmak üzere pek çok nedenle müdahaleyeaçık ya da müdahaleyi celp eden bir bölgede yer almak en çok da bölge halklarının güvenlik algılarını ve bölge devletlerinin güvenlik politikalarını etkilemektedir.Çoğu zaman bu durum güvenlikçi bir bakış açısının bölgeye hakim olmasına sebep olmakta ve son tahlilde de bölgesel bir güvenlik paradoksuna yol açmaktadır. Bölgesel bir aktörün başkalarından daha çok emin ve güvende olma isteği,çoğu defa ulusal hayat sahası yaratılmasına eşlik etmekte; zaten etnik olarak karmaşıklık ve sınırların belirsizliği gerçeği ile bu tür güvenlik arayışları bir araya gelince,Balkanlar’da aktörler bir birinin kurdu hâline gelebilmektedir. Bütün yönleriylegüvenlik politikaları ve sektörü anlaşılmadan bölgedeki siyaseti anlama imkânı da yoktur. Çünkü güvenlikçi durum, tarihsel yanlış okumalarla bir araya gelincebölge işbirliğinden ziyade bir çatışma ve kavga alanına dönüşmektedir. Bu türbir güvenlik algısı sadece dışa dönük siyaseti negatif olarak etkilememekte, iç siyasetleride negatif olarak etkileyip, özellikle anti-demokratik, insan haklarını hiçesayan, özgürlüklerin aleyhinde ortamların yaratılmasına ve çoğu defa da bunlarınsürdürülmesine mazeret teşkil edebilmektedir. Güvenlik-özgürlük dengesi analizlerdebölgedeki hem iç hem de dış siyaseti etkileyen oldukça önemli bir unsur olarakdikkate alınmalıdır.

AÖF Ücretsiz Ders Özeti Paylaşımları
1
ATA AÖF - KURTARMA ARAÇLARI EĞİTMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
2
ATA AÖF - AFETLERDE RİSK VE KRİZ YÖNETİMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
3
ATA AÖF -MESLEK HASTALIKLARI 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
4
ATA AÖF - BİREYLERLE SOSYAL HİZMET 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
5
ATA AÖF - ETİKETLEME VE İŞARETLEME 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
6
ATA AÖF - YÖNETİM BİLİŞİM SİSTEMLERİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
# TÜM ÖZETLERİ LİSTELE
Siz de hemen Ders Özeti sipariş verin, derslerinize kolayca çalışarak mezun olun.

Anadolu Üniversitesi Özet

Atatürk Üniversitesi Özet

Etiketler: ata aöf - ata aöf çıkmış sorular - ata aöf ders özeti - burhan kankaya - burhan kankaya ders özeti


Bu yazı 21.03.2017 tarihinden itibaren 1 kez okundu.




AÖF Çıkmış Sorular (Anadolu Ünv.) AÖF Çıkmış Sorular (Atatürk Ünv.) AÖF Ders Özetleri AÖF Deneme Sınavları AÖF Ders Kitapları Açık Lise Çıkmış Sorular
İletişim Bilgileri Firmamız Hakkında Sipariş ve Kargo Takibi Mesafeli Satış Sözleşmesi Garanti ve İade Şartları Gizlilik Sözleşmesi Ödeme ve Teslimat