Hizmette 10+ Yıl ve binlerce müşteri memnuniyeti... | %100 doğru kaynak | %100 memnuniyet | %100 mezuniyet | 0.332 350 23 47
0.541 350 23 42
SOS317U-HUKUK SOSYOLOJİSİ DERSİNİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
SOS317U-HUKUK SOSYOLOJİSİ DERSİNİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİNE VE DİĞER DERSLERİN DERS ÖZETİNE ULAŞABİLİR, AÖF ÇIKMIŞ SORULARI, AÖF DERS ÖZETLERİNİ VE AÖF ÇIKMIŞ SORULARI ONLİNE SİPARİŞ VEREBİLİRSİNİZ...

I.ÜNİTE - TOPLUM, SOSYOLOJİ VE HUKUK

GİRİŞ

Modern toplumlarda hukukun özel bir öneme sahip olduğu göz ardı edilemez. Toplumsal ilişkilerin ve davranışların giderek çeşitlendiği, farklılaştığı ve karmaşıklaştığı toplumsal yapılarda; insanların, grupların, örgütlerin ve organların ilişkilerine, örgütlenmelerine ve işleyişlerine yön verebilmek için hukuka, hukuk­sal organlara ve düzenlemelere gerek vardır. bunun neticiseinde hukuku toplumsal yapı etrafında ince­lemek bir zorunluluk olmuştur. Bu ihtiyactan da “Hukuk Sosyolojisi” doğmuştur.  

TOPLUM VE SOSYOLOJİ

 İnsanın doğal çevrede yaşaması; beslenme, barınma, korunma gibi biyolojik ihtiyaçlarının bulunması bakımından diğer canlılarla ortak özellikleri vardır. İnsan ihtiyaçlarını, içinde yer aldığı doğal çevrenin imkânları ve özellikle­ri çerçevesinde gidermeye çalışır. Doğa ile sürekli bir ilişki içinde olan insan yaşamak için de doğaya muhtaçtır. Ancak insan, sadece doğal çevrenin belirlediği şekilde değil sosyo-kültürel ilişki biçimlerine, değer yargılarına ve davranış kalıplarına bağlı kalarak da ihtiyaçlarını karşılamaktadır.   

Sosyoloji, toplumsal yaşamı inceleyen bir bilim dalı olarak ortaya çık­mıştır.    

Sosyologlar, insanların değişik toplumsal gruplarda ve toplumlarda nasıl ilişki kurduklarını, ne tür ilişki ve etkileşim kalıpları yarattıklarını, hangi tarz davranışlar sergilediklerini, ne gibi değerlerin, normların, kurumların ve örgütlerin oluşmasını sağladıklarını; aynı zamanda toplumsal etkileşim sürecinde yaratıp geliştirdikleri davranış kalıplarının, örgütlerin, kurumların, toplumsal değer ve normların insan ilişki ve davranışlarını nasıl etkilediğini anlamaya ve açıklamaya çalışırlar.  

Sosyoloji, aile, eğitim, ekonomi, siyaset ve hukuk, sapkın davranışlar, etnik ve dinsel ilişkilere kadar bir çok değişik ilgi alanına sahiptir.  

Sosyolojiyi, kısaca toplumun bilimi olarak da tanımlamak mümkündür.  

Her toplumda, insan ilişkilerini düzenleyen değerler, görenekler, gelenekler, din kuralları, hukuk kuralları, ahlak kuralları ve görgü kurallarından oluşan bir sis­tem vardır.

Toplumsal kurumlar arasında genellikle bir uyum mevcuttur. Yani, bir toplumsal sistem içinde ekonomi, hukuk, aile, siyaset, eğitim ve din gibi kurumlar, belli bir eşgüdüm ve uyum halinde bulunur.  

TOPLUMSAL YAŞAM VE HUKUK

İnsanlar tarihin başlangıcından beri gruplar ve topluluklar halinde yaşamışlardır. Bu yaşamın sorunsuz bir şekilde ilerleyebilmesi içinse bir takım kurallara ihtiyaç duyulmuştur. Top­lumsal hayatı düzenleyen kuralları, din kuralları, ahlak kuralları, görgü kuralları, gelenekler, görenekler ve hukuk kuralları olarak sıralayabiliriz. Aslında, toplumsal düzen kuralları da denilen bu kural türlerini mutlak anlamda birbirlerinden ayır­mak da mümkün değildir.   

Hukukun toplumsal yaşamın bir parçası olduğunu belirtmek için için Romalı hukukçular “Nerede bir toplum varsa, orada hukuk var­dır'’demişlerdir.  

Toplumsal norm kavramı yıllardır insan davranışlarının şekillenişini açıklamak için sosyologlar tarafından incelenmektedir.Sosyologlar bu nedenle hukuk ile diğer toplumsal normlar, formel kurallar ile informel kurallar arasındaki ilişki ve et­kileşimi incelemişlerdir. Bu konuda çalışan sosyologlar, insan davra­nışı hakkında daha yeterli açıklamalarda bulunabilmek, hukuk kurallarının insan davranışları üzerindeki etkilerini daha iyi bir şekilde öngörebilmek için norm kav­ramına başvurmaktadırlar.

Normlar, insan davranışını açıklamak ve bu davranış üzerinde hukuk kuralları­nın etkisini incelemek bakımından için vazgeçilmez parçalardır. Hukuk konu­sunda sosyolojik çalışma yapanlar, genellikle diğer toplumsal kuralları da inceleme konusu yaparlar.  

Toplumsal norm, onaylanan ve onaylanmayan toplumsal tutumları, yapılması istenen ve istenmeyen davranışları gösteren kurallardır.

İnsan ilişkilerine yön veren bu normların arkaplanında ise toplumsal değerler yer almaktadır. Bu değerler bir gruba yada topluma mensup kişilerin uymak durumunda oldukları genel ahlaki inançlardır.

Toplumun varlığına devam edebilmesi için bir takım kural veya normların olması gerekmektedir. Üretim veya tüketim etkinliklerinde, din ve aile sistemlerinde, siyasal ha­yatta ve eğitim dünyasında bu tür kuralların düzenleyici katkısı olduğu inkar edilemez. Toplum halinde yaşayan insanlar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak uydukları bu kurallar sayesinde belli ortamlarda ve durumlarda nasıl davranmaları gerektiği­ni bilirler ve diğer insanların da böyle anlarda nasıl bir tutum ve davranış göstere­ceklerini tahmin edebilirler.  

Toplumsal normlar, genellikle toplumsallaşma sürecinde öğrenilir ve zamanla kişiler için birer alışkanlık haline gelir. Ancak, toplumsallaşmanın bilinçli öğrenme aşamasında, bazı normlara uymamanın yaptırımının ceza veya başkaca bir hukuk­sal yaptırım olduğunu anlayan kişi, bundan böyle tutum ve davranışlarını buna gö­re de düzenler. Norm kavramı, yükümlülük kavramına dayanır.  

Bütün toplumsal normları dikkate almaksızın hukuk konusunda yapılacak in­celeme eksik kalır. Diğer toplumsal normlar, çoğu zaman hukuksal normları tama­men devre dışı bırakarak veya hukuksal normlara ihtiyaç duymaksızın insan ilişki­lerini ve davranışlarını düzenler. Kimi durumlarda ise, diğer toplumsal normlar ve hukuksal kurallar birlikte insan davranışlarını ve ilişkilerini yönlendirir.   

Diğer toplumsal normlar, hukuk kurulları halinde düzenlenmiş olabileceği gi­bi, zamanla hukuk alanının dışında bırakılmış da olabilir; özel mülkiyete saygının, sözleşme serbestisine verilen önemin, ırk ve cinsiyet temelli ayrımcılığa karşı de­ğerlerin bu konularda hukuk kurallarına hayat vermesi, 1926 yılında yürürlüğe gi­ren Türk Ceza Kanunu’nda suç sayılan “zina”nın 2004 yılında kabul edilen yeni Türk Ceza Kanunu’nda suç olmaktan çıkarılması örneklerinde görüleceği üzere.

Toplumsal normlar, özgürlük ve refahı teşvik edebildiği gibi etmeyebilir de. Aynı şekilde, toplumsal ilişki ve davranışların ifade edilmesine uygun ortam sağla­yabildiği gibi kısıtlayabilir de. Özgürlük, bir kimsenin her ne istiyorsa yapabilme gücü olarak geniş bir anlam kazandığında, toplumsal normlar, ister istemez insan özgürlüğünü bir ölçüde sınırlayan bir etken olarak görülebilir.  

Hukuk kurallarının da bir parçası olduğu toplumsal normlar, sadece yaygın top­lumsal yaptırımlar (ayıplama, kınama, dışlama, alay etme gibi) yoluyla değil; aynı zamanda hukuksal yaptırımlar yoluyla, hukuksal örgüt ve mekanizmalar eliyle de uygulanabilirler. İnsanlar, ahlaki bakımdan verdikleri söze bağlı kalmayabilirler.  

Özetle belirtmek gerekirse, diğer toplumsal normlar ve hukuk kurallarının tümü toplumsal yaşamın veya düzenin temelleri olarak hizmet görür.  

Modernleşme sürecinde şekillenen modern toplum yapılarında, toplumsal iliş­kilerde ve davranışlarda gözlenen giderek artan çeşitlenme, farklılaşma ve karma­şıklaşma, toplumsal hayatın düzenlenmesinde formel yapıları, resmi örgütleri, ya­zılı hukuk kurallarını ve mekanizmalarını öne çıkarmaktadır. Artan toplumsal taba­kalaşma, işbölümü ve uzmanlaşma ile birlikte toplumsal yaşamda giderek yoğun­laşan servet ve güç eşitsizlikleriyle baş etmek, toplumsal barış ve istikrarı tehdit eden sorunları çözmek, hukuksal düzenlemeleri, mekanizmaları ve organizasyon­ları zorunlu kılmaktadır.  

 

SOSYOLOJİ VE HUKUK

Hukuk, başlangıcından beri sosyolojinin ilgilendiği bir konu olmakla birlikte, son zamanlara kadar sosyolojik bakışın temel bir odak noktası haline gelememiştir. Oysa hukuk, toplumsal sistemin veya toplumsal yapının diğer öğelerinden ayrı, soyut bir unsur değildir. Hukuk, toplumsal hayat üzerindeki örgütlü kamusal kon­trolün bir ifadesidir. Başka bir deyişle hukuk, toplumun organizasyonu ve düze­niyle yakından ilgili bir toplumsal olgu olup toplumsal organizasyonun gerçekleş­mesinde ve toplumsal düzenin sürdürülmesinde önemli işleve sahip bir kurumdur.   

Toplumsal hayatta hukuk normlarıyla diğer toplumsal davranış kuralları ve ka­lıpları arasında karşılıklı bir ilişki ve etkileşim söz konusudur.  

Hukuk hakkındaki tartışmaların ve çalışmaların çoğu, doktrin üzerinde yoğun­laşan hukuk teorisyenlerinin ve uygulamacılarının tekelinde kalmıştır. Bunlar, hu­kuksal kavramları açıklamaya, hukuk kurallarını sınıflandırmaya ve sistemleştirme­ye, yargılama sürecindeki akıl yürütme ve karar oluşturma kalıplarını, yönelimleri­ni ve bunlar arasındaki çelişkileri analiz etmeye çalışmışlardır. Pozitif hukuk teori­si ve uygulaması alanında çalışmalar yaparken ve bu bağlamda yargı kararlarında yansıtılan değerleri ve yargıçların somut olayları çözme tarzlarını tartışırken, zaman zaman toplumsal değişkenlere de başvurmuşlardır.    

Hukuk ve sosyoloji, genel olarak iki farklı disiplin ve bilgi bütünü şeklinde su­nulmuştur. Hukukçular, öncelikle hukuksal muhakeme süreciyle ve mahkemele­rin faaliyetleriyle ilgilenirken; sosyologlar, daha çok, hukuk ile toplumsal kurum­lar, siyasal yapılar ve ekonomik koşullar arasındaki karşılıklı bağlantılarla, hukuk­sal kurumlar ile diğer ihtilaf çözme ve toplumsal kontrol biçimleri arasındaki iliş­kilerle ilgilenmişlerdir.   

Hukuka yönelik diğer yetersiz bir yaklaşımı, hukuku daha çok toplumsal re­form uygulamalarının bir aracı olarak değerlendiren anlayışın temsil ettiği söylene­bilir. Hiç kuşkusuz sosyolojinin 19. yüzyılda ayrı bir bilim dalı olarak ortaya çıkma­sından itibaren, temel ilgi alanı toplumsal değişme olmuştur. Zaten sosyolojinin oluşum dönemi, geniş ölçekli ekonomik, toplumsal ve siyasal dönüşümlerin ya­şandığı bir devirdir.  

Ünlü filozof Immanuel Kant, 18. yüzyılın son çeyreğinde hukukçuların halen bir hukuk tanımı bulmaya ve yapmaya çalıştıklarına dikkati çekmiştir. Günümüz­de de hukuk kavramının üzerinde fikir birliğine varılmış bir tanımı mevcut değil­dir.    

Ünlü antropolog Bronislaw Malinowski’ye göre hukuk, yükümlülüklerin dü­zenlenmesinin ve şekillendirilmesinin spesifik bir sonucudur. Hukuk, bir kimsenin acı çekmeksizin ya da ıstırap duymaksızın kendi sorumluluklarından kaçınmasına izin vermeyen olgudur (Trevino, 2008: 5).  

 Hukuk dünyası, daha ziyade emredici kuralların, bunları icra eden kurumların ve bunların tümünün toplum üzerindeki etkisinin dünyasıdır. Bu açıdan bakıldı­ğında ulusal hukuk sistemi kadar, şirketlerin de mikro ölçekte hukuk sistemlerin­den söz edilebilir. Şirketlere bir toplumsal grup türü olarak bakıldığında, bunların normlar koydukları ve onları uygulamaya çalıştıkları görülür.   

Tarihsel süreç içerisinde hukuku, her toplumda diğer toplumsal düzen kuralla­rından ayırt etmek kolay değildir. Bu bağlamda kamusal bir otorite ya da güç tara­fından desteklenen din ve ahlak kuralları, aynı zamanda hukukun kapsamı içinde de değerlendirilebilir. Her ne kadar yazılı hukuk kuralları, günümüzde daha çok formel bir nitelik taşımaktaysa da her zaman ve her yerde bu niteliğe sahip oldu­ğu da ileri sürülemez.  

Hukuk, uzun süre toplumsal bilimlerle yakın bir ilişkiden uzak bir genel uygu­lama veya yaygın bir pratik alanı olarak görülmüştür. Bu konudaki asıl kusurun hukukçulara ait olduğu söylenebilir. Çünkü hukukçular, hukuksal sorunları, çoğu zaman hukuk kurallarının doktrin bakımından doğru yorumlanmasına ilişkin so­runlar olarak görmüşlerdir. Oysa hukuk, her şeyden önce bir toplumsal kurumdur.   

HUKUKUN KÖKENİ VE TARİHSEL GELİŞİMİ

Hukukun başlangıcı konusunda yeterli bir bilgiye sahip değiliz. Başka bir deyişle hukukun, henüz aydınlatılmamış bir geçmişe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Arke­olojik kazılarda elde edilen çanak çömleklerden, ok, yay ve zıpkın gibi alet ve ede­vatlardan, geçmiş dönemlerde varlığını sürdürmüş toplulukların hukuk düzenine ve düşüncesine ilişkin bilgi elde etmek pek kolay değildir.

 Okur-yazar olmayan birçok kültürde, oldukça incelmiş, formel niteliği gelişmiş hukuk sistemine rastlanabilirken, benzer niteliklere sahip diğer kültürlerde hukuk alanında aynı gelişmeler gözlenememiştir. Eğer bir toplu­luğun üyeleri, doğru davranışın ne olduğu ve bu davranışa yön verecek kuralların ne tür kurallar olduğu konusunda belli bir fikir birliğine ulaşmışlarsa, o toplumda formel kuralların ve yaptırımların yerini, alay etme, ayıplama, kınama, dayak atma, aşağılama ve dışlama gibi informel kurallar ve yaptırımlar almaktadır. Böyle bir du­ruma, en çok yüz yüze ilişkinin yaşandığı nispeten küçük topluluklarda rastlan- maktadır.  

İlk Çağlarda Hukuk

Hukukun kökeni konusunda açık ve kesin dokü­manlar yoktur. Ancak, nispeten gelişmiş toplumların arkalarında kil tabletlerden, papirüslerden oluşan bazı parçalar ve metinler bıraktıkları bilinmektedir.  

Mezopotamya bölgesinde MÖ 5000 ile MÖ 3000 yılları arasında Dicle ve Fırat nehirlerinin kıyılarındaki köylerden bazılarının kente dönüştüğü, uygar toplumu karakterize eden farklılaşma ve karmaşıklaşma sürecinde, devletin şekillenmesiyle kent devletlerinin ortaya çıktığı bilinmektedir.

Kent devletlerinde, başlangıçta din adamlarının elinde bulunan siyasal güç, za­manla askerlerin eline geçmeye başlamış; Sümer kent devletlerinden Lagaş’ta Uru- kagina adında biri, MÖ 2415 dolaylarında iktidarı din adamlarından almıştır.  

Mezopotamya bölgesinde uygarlık yolunda ilerleyen diğer bir kent devleti de Babil idi. Mezopotamya’nın Babil egemenliği altında birleşmesi, MÖ 1792-1750 arası hüküm süren Kral Hammurabi zamanında gerçekleşmiştir. Hammurabi, hem Akad hem de Sümer kentlerini ele geçirerek “dört iklimin egemeni” sıfatını almış­tır.  

 

Hammurabi kodu, aslında ele geçirilen yerlerde daha önce hüküm süren kral­lıkların kanunlarının bir derlemesi niteliğindeydi. Ancak bu derleme, yeni hüküm­ler de getirmekteydi. Çünkü, yalnızca eski kurallara dayanmak Babil İmparatorlu- ğu’nun ekonomik ve toplumsal koşullarına cevap veremiyordu. Hammurabi kodu, aynı zamanda, Mezopotamya tarihinin önemli bir mirası olup o günkü toplumun temellerini açıklayan ve Babil hükümdarlarının hangi toplumsal gruplara dayandı­ğını gösteren bir belge niteliğindedir.   

Roma şehrinin kuruluşundan, yani MÖ 753 yılından MÖ 150 yılına kadar geçen süre içinde Roma’da geçerli olan hukuka, “Ius Civile” (Yurttaşlar Hukuku) adı ve­rilmektedir. Çünkü bu hukuk, Roma şehir devletinde yurttaş statüsüne sahip olan kişilere uygulanan bir hukuk niteliğindedir. Bu dönemde; gerek gensler gerek ai­leler arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi, miras, mülkiyetin devri, eşyaların sınıflan­dırılması gibi temel hususlara uygulanan hukuk kurallarının Roma’nın tarımsal ya­pısını, toplumsal ve ekonomik gerçekliğini yansıttığı görülür.  

MÖ ikinci yüzyılın ortalarında sınırları giderek genişleyen Roma, büyük bir im­paratorluğun merkezi haline gelmiştir. Bu gelişme, Roma kavminin diğer kavimler- le, eskiden beri süregelen ilişkileri yanında, çok çeşitli yeni ilişkilere girmesine yol açmıştır. Siyasal, ekonomik ve ticari ilişkilerin giderek yoğunlaştığı bu dönemde, eski şehir devletinin ve onun tarımsal ekonomisinin koşullarına göre şekillenen hukuk, yeni olayları ve ilişkileri çerçevelemekte yetersiz kalmıştır.  

Roma yurttaşlığının ve dolayısıyla Roma hukukunun bütün imparatorluk uy­rukları için geçerli olacak şekilde genişletilmesi, MS 212 yılında çıkarılan bir impa­rator emirnamesi ile olmuştur.  

Doğu Roma İmparatoru olarak MS 527-565 yılları arasında hüküm süren Iusti- nianus (Justinianus) döneminde Roma hukuku, son aşamasını yaşamıştır. Eski ev­rensel Roma İmparatorluğu’nu canlandırma amacında olan Justinianus, bu amacı­na paralel olarak eski Roma hukukunu yeniden canlandırma çabasına girmiştir.  

Siyasal düşünceye önemli bir katkıda bulunamamış olmakla birlikte, Roma’nın hukuk alanında büyük bir ilerleme kaydetmiş olduğunu belirten Şenel’e göre, Ro­ma hukukunu geliştiren etmenler şunlar olmuştur.

Antik hukuk, Roma hukuku hariç olmak üzere, belli bir hukuk teorisinden yok­sun bir hukuk niteliğindeydi. Grekler (Yunanlılar), hukuksal sorunlara fazla ilgi göstermemişler, ancak bu sorunlarla, politik ve etik bakımdan önemli problemle­re yol açmaları halinde daha fazla ilgilenmişlerdir. Şüphesiz, ayrı bir hukuk teorisi ve hukuk felsefesi yaratmamakla birlikte hukuk hakkında bazı fikir­lere sahip olmuşlardır (Friedman, 1977: 39-40).

Eski Yunan’da yasa, polis (kent devleti) düzenini, diğer toplumların örgütleme sistemlerinden ayıran önemli bir unsur olmuştur. Yasa, aynı zamanda, Yunan’ı barbardan ayıran bir öge olarak görülmüştür.  

Eski Yunan’da yapılan bu düzenlemelerin de toplumsal barışı ve düzeni sağla­mada yeterince etkin olmadığının görülmesi üzerine “nomoi” (yazılı yasa) adı ve­rilen insan eseri yasalar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu gelişmelerin temelinde, hiç kuşkusuz, o günkü toplumun toplumsal ve ekonomik yapısında meydana gelen birtakım dönüşümler bulunmaktaydı.

MÖ 624 yılında Atina soylularının isteği üzerine Drakon, çok ağır hükümler içe­ren bir ceza yasası hazırlamıştır. Drakon’un hazırladığı bu yasa ile ceza hukuku alanında “thesmoi”nin yerini “nomoi” almıştır. Drakon Yasaları’nın, Atina hukuku­nun yazıya geçirilmiş ilk biçimi olduğu ileri sürülemezse de bunların ilk kapsamlı yasa derlemesi ya da belli bir bunalım döneminden sonra ortaya çıkmış bir yeni­den düzenleme girişimi olduğu söylenebilir.  

Solon’un arkhon olarak seçildiği dönem, Atinalılar için oldukça sorunlu bir dö­nem olmaya devam ediyordu. Topluma doğuştan soylu olanlar egemendi. En iyi toprakları ellerinde bulunduranlar ve yönetimi tekelleri altında tutan soylular, ken­di içlerinde de rakip gruplara bölünmüşlerdi. Yoksul çiftçiler, kolayca borçlandırılı­yor ve borçlarını ödemedikleri zaman kendi topraklarında serf (toprak kölesi) ko­numuna düşürülüyorlardı.  

Solon, ilk olarak, borçların yarattığı sıkıntıları hafifletmeye çalıştı. Borçların ödenmemesi nedeniyle el konmuş toprakları rehinden kurtardı, köleleştirilmiş bü­tün yurttaşları azat etti ve gelecekte de kişinin özgürlüğünü elinden alabilecek borç sözleşmeleri yapılmasını yasakladı.  

Orta Çağ’da Hukuk

Avrupa tarihinde kabaca MS V.- XV. yüzyıllar arasında geçen dönemi ifade ettiği düşünülen Orta Çağ’ın, kesin olarak ne zaman başladığı ve sona erdiği konusunda bir görüş birliği bulunmamakla beraber, genel olarak Roma împaratorluğu’nun Do­ğu ve Batı olarak MS 395’te bölünmesinden sonra Cermen kavimlerinin yoğun isti­lası sonucu Batı Roma împaratorluğu’nun MS 476’ta çöküşüyle başladığı; yeni eko­nomik ilişkilerin giderek belirginleştiği, kapitalizmin ekonomik ve toplumsal bir sis­tem olarak yaygınlaştığı, mutlak monarşiler temelinde yeni siyasal yapılanmaların oluştuğu, Rönesans ve Reform hareketleriyle birlikte yeni bir düşünce tarzının ve dünya görüşünün ortaya çıkmaya başladığı XV. yüzyıl sonlarından itibaren sona er­diği kabul edilmektedir.  

Cermenler, Roma împaratorluğu’nu yıktıktan sonra V. yüzyıldan X. yüzyıla ka­dar beş yüzyıl sürecek bir kargaşa çağına yol açmışlardır. Tarihçiler, bu dönemi “Orta Çağ’ın Karanlık Çağı” ya da “Karanlık Orta Çağ” olarak adlandırmışlardır.

Feodal sisteme özelliğini veren temel üretim biçimi feodalizm, ekonomik faali­yetlerin ve diğer etkinliklerin üzerinde icra edildiği mekân malikane, siyasal yapı­yı karakterize eden nitelik parçalanmış iktidar yapısı ve merkeziyetsizlik, egemen ideolojisi din ve temel sadakat odağı ise Tanrı’dır. Feodal düzeni, ruhban sınıfıyla ve aristokrasisiyle kilise temsil ediyordu.  

Okuma-yazma oranının çok büyük oranlarda azaldığı, başta edebiyat ve sanat olmak üzere, kültür alanında ciddi gerilemenin yaşandığı, yukarıda temel özellik­leri açıklanan böyle bir yapı içinde hukukun ve hukuk düşüncesinin parlak bir ge­lişme göstermesi doğal olarak beklenemez.   

Modern toplumun hukuk anlayışında; hukuka karakterini kazandıran temel ögenin, örgütlü devlet gücüne dayalı yaptırımlara sahip olduğu düşünülür. Devlet ile hukuk arasında yapılan önem sıralamasında daima devlet birincil konumda gö­rülürken, hukukun ikincil bir öneme sahip olduğu, hukukun asıl yaratıcısının dev­let olduğu kabul edilir. Ancak, merkezi iktidar yapısının olmadığı, modern ulus- devlet yapısının henüz şekillenmemiş olduğu Orta Çağ’da faklı bir durum söz ko­nusudur.

Orta Çağ hukuku için asıl önem taşıyan iki nitelik; eskilik ve muteberlikti. Eğer bir yasa, devlet veya başka bir örgütlü güç tarafından yürürlüğe konmuş olsa bile, eski ve muteber değilse hukuksal bir düzenleme olarak kabul görmezdi.  

Cermen istilaların sona ermesi, feodal iktidarları, maddi ve manevi güçlerini tü­kettikleri önemli bir sorundan kurtarmıştır. Hem bu sona erişin, hem de teknolo­jik, ekonomik ve siyasal birçok gelişmenin sonucu olarak; XI. yüzyıldan itibaren feodal beyin malikanesi, kendi kendine yeterli bir ekonomik ve toplumsal birim olmaktan çıkmaya başlamıştır. Bu süreçte, nüfusta büyük artışlar gerçekleşmiş ve boş duran topraklar tarıma açılmıştır. Nüfusun ve üretimin artması, zanaatlerin, ti­caretin ve dolayısıyla kentlerin canlanmasına katkıda bulunmuştur. Kır ile kent arasındaki alışveriş ilişkileri ve diğer sosyo-kültürel ve siyasal bağlar giderek yo­ğunlaşmıştır.  

Ekonomik ve ticari ilişkilerin yoğunlaştığı, kentlerin giderek geliştiği ve yeni bir sınıfın ortaya çıktığı toplumsal yapıda düzeni sağlamak bakımından, sözel gele­neklere dayalı hukuk sistemi yetersiz kalmıştır. Giderek farklılaşan, karmaşıklaşan ve anonimleşen toplumsal ilişkileri, kişisel sadakat ve bağlılık esasları çerçevesin­de sürdürmek zorlaşmıştır. Bu bağlamda, kişisel sadakat ve bağlılığın bıraktığı boş­luğu, yeni bir kural sistemiyle doldurma ihtiyacı belirmiş ve bu ihtiyaca yanıt ola­rak soyut ve genel karakterli hukuk kuralları ve mekanizmaları ortaya çıkmıştır.

AÖF Ücretsiz Ders Özeti Paylaşımları
1
ATA AÖF - KURTARMA ARAÇLARI EĞİTMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
2
ATA AÖF - AFETLERDE RİSK VE KRİZ YÖNETİMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
3
ATA AÖF -MESLEK HASTALIKLARI 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
4
ATA AÖF - BİREYLERLE SOSYAL HİZMET 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
5
ATA AÖF - ETİKETLEME VE İŞARETLEME 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
6
ATA AÖF - YÖNETİM BİLİŞİM SİSTEMLERİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
# TÜM ÖZETLERİ LİSTELE
Siz de hemen Ders Özeti sipariş verin, derslerinize kolayca çalışarak mezun olun.

Anadolu Üniversitesi Özet

Atatürk Üniversitesi Özet

Etiketler: ata aöf - ata aöf çıkmış sorular - ata aöf ders özeti - burhan kankaya - burhan kankaya ders özeti


Bu yazı 21.03.2017 tarihinden itibaren 1 kez okundu.




AÖF Çıkmış Sorular (Anadolu Ünv.) AÖF Çıkmış Sorular (Atatürk Ünv.) AÖF Ders Özetleri AÖF Deneme Sınavları AÖF Ders Kitapları Açık Lise Çıkmış Sorular
İletişim Bilgileri Firmamız Hakkında Sipariş ve Kargo Takibi Mesafeli Satış Sözleşmesi Garanti ve İade Şartları Gizlilik Sözleşmesi Ödeme ve Teslimat