Hizmette 10+ Yıl ve binlerce müşteri memnuniyeti... | %100 doğru kaynak | %100 memnuniyet | %100 mezuniyet | 0.332 350 23 47
0.541 350 23 42
ULİ201U-ULUSLARARASI POLİTİKA-1 DERSİNİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
ULİ201U-ULUSLARARASI POLİTİKA-1 DERSİNİN 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ

1. ÜNİTE - ULUSLARARASI POLİTİKANIN TEMEL KAVRAMLARI VE METEDOLOJİSİ

ULUSLARARASI POLİTİKANIN TANIMI

Uluslararası politika, başta devlet olmak üzere, uluslararası sistemde tanımlı temel aktörlerin birbirleri ile girdikleri politik ilişkileri inceleyen bir alt disiplindir. Uluslar arası politika daha sonraki bölümlerde kapsamlıca incelenecek olan tüm uluslar arası aktörlerin davranışlarının tanımlanması, açıklanması ve öngörülebilmesi ile ilgilenen uluslararası ilişkiler disiplininin çalışma sahası içindedir. Uluslararası ilişkiler tüm uluslararası aktörlerin politik davranışlarından kültürel ilişkilerine, spor aktivitelerinden sınır-aşan yardım kampanyalarına, ekonomik ilişkilerden uluslararası hukukun gelişmesine dair çabalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede faaliyet gösteren bir disiplinken uluslararası politika bu ilişkilerin yalnızca politik boyutu ile ilgilenir. Uluslararası ilişkiler tarihini antik Yunan uygarlığında, M.Ö. 4. yüzyılda Peloponnessian Savaşları’nı yazan Thucydides’e kadar götüren düşünürler bulunmaktadır. Machiavelli, Hobbs, Locke ve Kant gibi Aydınlanma Dönemi düşünürleri de politika hakkındaki görüşleri arasında, II. Dünya Savaşı sonrasında uluslar arası politika olarak tanımlanacak olgulara değinmişlerdir. Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun Alman prensliklerinin egemenliklerini tanıması ile sonuçlanan ve Otuz Yıl Savaşları’nı sona erdiren 1648 (Westphalia Antlaşması) ulus devletin kuruluşu açısından bir milat olarak kabul edilir. Bu tarihten itibaren gerçek anlamda bir “uluslararası” kavramından bahsedilmeye başlanabilir.

Bu noktada akla şu soru gelebilir: Westphalia Antlaşması öncesi devletin varlığından söz edilemez mi? Bu soruyu yanıtlamak için devletin ne olduğu ile ilgili politika bilimi tartışmasına danışmak gerekecektir. Politika bilimi açısından devlet, sınırları belirlenmiş bir ülke üzerinde, yerleşik bir insan topluluğunun egemenlik yetkisine sahip bir iktidar tarafından yönetilmesi ile ortaya çıkan politik bir kurumdur. Tanımdan da anlaşılacağı üzere devletin üç temel unsuru vardır: ülke, egemen iktidar ve insan topluluğu. Westphalia Antlaşması’ndan önce de insan topluluklarının yerleştikleri pek çok ülke mevcuttu; ancak Vestfalya Antlaşması bu ülkeler üzerindeki iktidarların egemenliklerini tanımak vasıtasıyla devrimci bir gelişmeye işaret eder. Nitekim Vestfalya Antlaşması imzalanmadan yetmiş yıl kadar önce (1576’da) siyaset filozofu Jean Bodin, Devlet Üzerine Altı Kitap isimli eserinde egemenlik kavramını ilk kez tanımlamıştı. Bodin’e göre egemenlik bütün vatandaşlar ve tebaa üzerinde kanunla kısıtlanmayan, sınırsız, mutlak ve en üstün iktidardır. Devletlerin, ülkeleri üzerinde tam egemen birimler oldukları ilkesi, aralarındaki ilişkilerin de hukuki olarak düzenlenmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Günümüzde uluslararası hukuk olarak ifade edilen bu kuralların ortaya çıkmasında en önemli düşünür Hugo Grotius olmuştur. Hollandalı hukukçu hem devlet egemenliğinin tanımlanması hem de bu egemenliğin sınırlarının belirlenmesinde çoğu günümüzde de aynen uygulanan temel ilkeler geliştirmiştir. Bu ilkelerden “açık denizlerin serbestliği” deniz hukukunun gelişmesinde temel referans olagelmiştir. Grotius’un geliştirdiği haklı savaş ilkesine göre savaş sadece meşru müdafaa, cezalandırma ve mülkiyetin geri kazanılması şartları ile hukuki olabilir. Böylece devetler arası ilişkilerde son çare olarak başvurulabilecek savaşa hukukî bir nitelik kazandırılmıştır

TARİHSEL AÇIDAN ULUSLARARASI POLİTİKA

Westphalia Antlaşması ile egemenlik hakları tanınmış devletler Viyana Kongresi ile de aralarındaki ilişkilerin niteliğini belirleyerek yeni bir uluslararası düzen oluşturmuşlardır. Avrupa Uyumu adı verilen bu yeni sistemin temel ilkeleri yasallık ve uluslar arasında iyi geçinme ilkeleridir. Bu düzen büyük ölçüde, Napolyon Savaşlarının galipleri olan İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya’nın Avrupa’da ortaya çıkacak sorunların savaşa gereksinim duyulmadan çözülebilmesini sağlama çabasının bir ürünüdür. Bu sorunların kaynağı henüz 15. yüzyılda İspanya ve Portekiz’de görülmeye başlayan milliyetçiliğin, 1789 Fransız Devrimi sonrasında bütün Avrupa’yı kasıp kavurması ve çok uluslu imparatorlukları parçalamakla tehdit etmesiydi.

On dokuzuncu yüzyılda barış zamanı konferanslar yöntemi ile Avrupa kıtası içi sorunların bir kısmı tartışılarak sorunlar mevcut güç dengesine halel gelmeden çözüme ulaştırılabilmiştir. Ancak bu uyum yine de milliyetçiliğin ve onun siyasal düzeni olan liberalizmin yayılmasına engel olamadı. Bu uyumu bozan gelişme Belçika’nın 1830’da bağımsızlığını ilan etmesi oldu. İngiltere’nin Fransa’ya yakınlaşması ile sonuçlanan bu bağımsızlık ilanının ardından Polonya’da başlayan milliyetçilik isyanının Rusya tarafından kanlı yöntemlerle bastırılması Avrupa’da milliyetçilikler çağını başlattı. 1830 ve 1848 devrimleri Fransız devriminin milliyetçi ve liberal fikirlerinin tüm Avrupa halkları tarafından sağlam biçimde içselleştirilmesini sağladı.

Dengenin baronu olarak tanınan ve milliyetçilikler çağının doğmasından önceki eski düzenin sembol ismi olan Avusturya başbakanı Metternich’in tüm sindirme ve bastırma girişimlerine rağmen kazanan milliyetçilik oldu. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki topraklarında Yunanistan devletinin (1829) kurulmasına neden olan bu süreç, Avrupalı güçlerin Latin Amerika’daki kolonileri de etkiledi. Nitekim Kolombiya (1819), Bolivya (1821) ve Meksika (1824) on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğinde bağımsız devletlerini kurdular. Latin Amerika’da kolonilerini kaybeden Avrupa’nın büyük güçleri 1840-1860 arası dönemde kayıplarını Uzakdoğu’yu sömürgeleştirerek kapatmaya çalıştılar. Çin ve Japonya’nın sömürgeleştirme süreçlerine kıta dışından önemli bir aktör olan ABD de katıldı. Herkes için açık bir oda olarak tanımlanan Çin’de bu sömürgeleştirme girişimine karşı Taiping ve Boxer ayaklanmaları çıkmışsa da devasa ülkenin bir Fransız-İngiliz sömürgesi olması gerçeği değişmedi. ABD’nin Japon limanlarını ticarete açma baskısı da bu ülkede iki yüzyılı aşkın bir süredir devam eden Tokugawa fiogunluğu’nun yıkılmasına neden oldu. Ancak 1868’de iktidara gelen İmparator Meiji, ülkeyi otuz yıl gibi kısa bir sürede modern bir devlete dönüştürdü. 1894’de Çin’i yenerek Kore’yi ele geçiren Japonya, 1904-1905 savaşında Rusya’yı yenerek sömürge çağında doğulu bir devletin bir batılı devleti yenemeyeceği efsanesini yıkmış oldu. Benzer bir biçimde 1857 yılında, İngiliz sömürgesi olan Hindistan’da da yabancılara karşı başlayan ayaklanma hemen bir sonuç vermese de orta vadede bağımsız Hindistan devletinin kurulmasının fitilini ateşledi.

Bu sömürge mücadelesinde en önemli gelişme Almanya ve İtalya’nın ulus devletlerini kurmayı başarmalarıydı. Sayıları otuz sekizi bulan Alman prenslikleri 1819’dan 1836 yılına kadar Alman devletinin ilk aşaması olan Zollverein’ı kurdular. 1862’de Prens Otto von Bismarck’ın Prusya şansölyesi olmasıyla Alman birliğinde önemli bir aşama daha gerçekleşti. Demir Şansölye olarak tanınan Bismarck Avrupa’daki politik gelişimlerden mükemmel biçimde yararlanarak Avusturya dışındaki tüm Alman prensliklerini Prusya etrafında birleştirdi. Bismarck’ın gayretleriyle 18 Ocak 1871 Versailles Sarayı’nda I.Wilhelm’e Alman İmparatorluk tacı giydirildi ve Alman Ulusal Birliği resmen kurulmuş oldu. Almanya gibi uzun yüzyıllar kent devletleri biçiminde örgütlenmiş İtalya’da Piemonteli devlet adamı Kont Cavour bir birlik oluşturularak 1861 yılında İtalya Krallığını kurdu. 1870 yılında bir Papalık devleti olan Roma’nın İtalya tarafından ele geçirilmesi ile birlik tamamlandı. Bu birliğin oluşmasında Cavour kadar, yurtsever kahramanlar Mazzini ve Garibaldi’nin direnişleri de etkili oldu. İtalya ve Almanya’nın Avrupa devletler ailesine dâhil olmasıyla kıtadaki güç dengesinde önemli değişimler meydana gelmiştir.

Güç dengesi sisteminin bozulması ve geleneksel imparatorlukların liberalizmin öngördüğü serbest ticaret önünde bir engel olarak hâlen hayatta olmaları I. Dünya Savaşı’nın patlamasına neden oldu. Elbette bu küresel savaşın önemli bir nedeni de geç kalmış devletler olan İtalya ve Almanya’nın sömürge rekabetine katılma arzusuydu. Yüzyılın hemen başında yaşanan Fas bunalımları, Bosna sorunu ve Balkan Savaşları I. Dünya Savaşı’nın öncü sarsıntıları niteliğindeydi. Savaşın gelmekte olduğunu gören Avrupa devletleri çeşitli ittifaklar kurarak hazırlıksız yakalanmaktan kurtulmak istiyordu. Beklenen savaş 28 Haziran 1914 günü Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın Saraybosna gezisi sırasında Bosnalı bir milliyetçi Sırp (Gavrilo Princip) tarafından öldürülmesi ile başladı. Dört yıl boyunca üç kıtada devam eden savaş 9.500.000 insanın ölümüyle o güne kadar yaşanan en kanlı savaş olarak tarihe geçti. İngiltere, Fransa ve savaş devam ederken ittifaka dâhil olan ABD’nin zaferiyle sonuçlanan savaş, geleneksel imparatorluklar Osmanlı, Avusturya ve Rusya’nın tarih sahnesinden çekilmesine neden oldu.

Uluslararası Politikanın Gelişiminde Kant, Hobbes ve Grotius Felsefeleri

İnsan insanın kurdudur (Homo Homini Lupus) sözüyle tanınan Thomas Hobbes (1588-1679) René Descartes ve Galileo Galilei gibi önemli filozof ve bilim adamlarının çağdaşıdır. Materyalist bir düşünür olan Hobbes bu adı geçen astronom ve filozoşa 1636’da tanışma fırsatı bulmuştur. Bu etkileşim Hobbes’un düşünce dünyasını da belirlemiş ve eserlerinde politikanın da geometri gibi temel kurallarla çözümlenebileceğini savunmuştur. 1640’dan 1651 yılına kadar Cromwell Dönemi İngiltere’sinde yaşayan Hobbes bu Dönemdeki iç savaş ve devrim süreçlerine tanıklık etmiştir. Bu kanlı ve çalkantılı dönemdeki deneyimleri ve döneminin pozitivist bilimsel yaklaşımının da etkisiyle Hobbes politika biliminde kötümser bir gerçekçiliği temsil eder. Burjuvazinin gelişmekte olduğu bir çağda yaşayan Hobbes bir karşı devrimci tutum sergileyerek aristokrasiden yana olmuştur. Tevrat’ta geçen bir canavar olan Leviathan’ın ismini verdiği eseri politika biliminin ilk denemelerinden biri olarak kabul edilir. Leviathan Hobbes’un tarihsel açıdan bir fenomen olarak kabul ettiği devleti temsil eder. Hobbes’e göre doğa durumunda olan insan -kötü yaradılışından ötürü- sürekli savaş hâlindedir. Öyleyse insanlar arasında savaşı ortadan kaldırmak ancak güçlü bir devletin varlığı ile mümkündür. Ancak savaşın bir gün sona ereceğini düşünmek başka bir düşünce olacaktır çünkü devlet egemenliğinden ve bağımsızlığından vazgeçmeyeceği için uluslar arası alan daima anarşik kalacaktır. Bu yönleriyle Hobbes uluslararası politikada Realist teorinin öncülerinden kabul edilir.

Uluslararası politikada idealizmin öncüsü sayılan Immanuel Kant 1724 yılında doğdu ve 1804’te öldü. Hobbes’un aksine insan doğasının iyi olduğunu düşünen Kant’ın evrenselci düşünceleri uluslararası politikada iyimserliği savunur. Kant’a göre insan iyilik arayışı içindedir. İnsanların organize olmuş hâli olan devlet de barış arar. Uluslararası politikada idealizmin öncü eserlerinden Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme ismindeki şaheserinde sürekli barışın sağlanması, her şeyden önce ahlaki bir gereklilik olarak tanımlanır. Anarşi içindeki devletlerin bir güç dengesi içinde barışı tesis etmeleri beyhudedir; barış ancak hukuk zemininde oluşturulabilir.

Bu hukuk üç türlüdür: devlet içinde var olan anayasal hukuk, devletlerarası ilişkileri düzenleyen uluslararası hukuk ve bireyin kendi devleti ve diğer devletlerle ilişkilerini düzenleyecek kozmopolitan hukuk. Kozmopolitan hukukun gelişebilmesi için tüm devletlerin bir konfederasyon biçiminde örgütlenmesi ve bir dünya devleti oluşturmaları gerekir. Barışı, hukuku ve bütünleşmeyi hedef alan düşünceleriyle Kant idealist teorilerin öncüsüdür.

Kimi düşünürler uluslararası politikada geliştirilen teorilerin kökenlerini, ne Hobbesçu bir kötümser gerçekçilikte ne de Kantçı bir iyimser idealizmde değil yukarı da diplomasi ve uluslararası hukukun gelişiminde adını andığımız Hugo Grotius’un akılcılığında ararlar. Nitekim mevcut uluslararası sistemde devletlerin bir üst otorite olmaksızın anarşik bir yapıda var olmalarının yanında, Birleşmiş Milletler’in (BM) kılavuzluğunda gelişmekte olan uluslararası hukuk bu iddianın temelini oluşturur. Özellikle insancıl hukukun ve 1999’da pek çok devlet tarafından imza altına alınan Roma Statüsü ile insanlık tarihinde ilk defa daimi bir Uluslar arası Ceza Mahkemesi’nin kurulabilmiş olması gibi gelişmeler Grotius’un görüşlerini doğrular niteliktedir.

İki Savaş Arasında Uluslararası Politika

Yeni büyük savaşların ortaya çıkmasını engellemenin tek yolunun liberal ve demokratik bir dünyayı inşa etmek olduğunu düşünen Wilsoncu düşünürlere göre denizlerde serbestlik, açık diplomasi, serbest ticaret, silahsızlanma, barışı daimi kılacak uluslararası bir örgütün tesisi ve sömürgelerin kendi kaderlerini tayin etmeleri yoluyla bağımsızlıklarına kavuşmaları barışa ulaşmanın tek yoldur. Bu ideallerin gerçekleşmesi amacıyla bir evrensel örgüt kurma fikri, I. Dünya Savaşı sonrasında, 1919’da Paris’te toplanan Barış Konferansı’nda ana gündem maddesi olarak görüşüldü ve kabul edildi. 10 Ocak 1920’de İsviçre’de kurulan Milletler Cemiyeti’nin amacı barışı korumak ve devletler arasında çıkabilecek anlaşmazlık ve çatışmaları barışçı yöntemlerle çözüme kavuşturarak olası savaşları engellemekti. Savaşı yasaklamayan Cemiyet, Grotious’un haklı savaş ilkesine saygı göstererek, sözleşmeyi imzalamış olan ülkelerin savaşa başlamadan önce Cemiyet tarafından geliştirilecek barışçı önerileri dikkate almalarını bir zorunluluk hâline getiriyordu. Cemiyet sözleşmesini ihlal eden devlet için ticari ve finansal yaptırımlar uygulanacaktı. Cemiyetin kurulması için ön ayak olan ABD, Senato’dan yeterli oy alınamadığı için üye olmadı. 1917 yılındaki Ekim Devrimiyle yıkılan Rusya’nın yerine kurulan SSCB de üye devletler tarafından resmen tanınmadığı için 1934’e kadar üye olamadı. Türkiye ise başvurusu bulunmadığı hâlde uluslararası barışa katkısı nedeniyle özel bir davet alarak 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne üye oldu.

Tüm bu iyimser gelişmelere rağmen 1929 yılında ABD’de ortaya çıkan ekonomik krizin etkisi bütün dünyayı sarmaya başlayınca, uluslararası sisteme hakim olmaya başlayan iyimserlik bozuldu. İtalya, İspanya ve Portekiz gibi Akdeniz ülkeleri ile Almanya ve Japonya’da iktidara gelen aşırı sağ yönetimler ekonomik kriz ve savaş sonrası imzalanan adaletsiz anlaşmalardan bunalan halklar için sahte cennetler vaat etmeye başlamıştı. Eylül 1931’de Japonya’nın Güney Mançurya Demiryolunu işgal etmesi; 1934 yılında ise Somali ve Eritre’de askeri yığınak yapan İtalya’nın Etiyopya’ya -sivillere karşı kimyasal silahlar da kullanarak- saldırması Milletler Cemiyeti’nin uluslararası barışın sağlanmasındaki etkisinin test edilmesi için bir fırsattı. Cemiyet her ne kadar bu saldırı karşında çeşitli ekonomik yaptırımlar uygulamayı kararlaştırmışsa da İtalya’nın faşist diktatörü Mussolini kanlı savaş sonunda kendisini Etiyopya İmparatoru ilan edince bu ambargo kararı da resmen kaldırıldı. Bu gelişmeler Cemiyet’in ve onu vücuda getiren Kantçı idealizmin, güç ve çıkar arayan Hobbesyan realizme mağlup olduğunu gösteriyordu.

BİR AKADEMİK DİSİPLİN OLARAK ULUSLAR ARASI İLİŞKİLERİN DOĞUŞU VE METODOLOJİSİ

Edward Hallett Carr’ın 1939 yılında yayınladığı Yirmi Yıl Krizi isimli kitabı politika biliminden bağımsız olarak uluslararası ilişkilerin bir akademik disiplin olarak ortaya çıkışını müjdeleyen eser olarak kabul edilir. Kitap, I. Dünya Savaşı sonrası gelişmelerden Miletler Cemiyeti’ni kuran Wilsoncu liberal dünya görüşünü sorumlu tutarak, “ütopyacı” olarak damgaladığı idealistleri suçlamaktadır. Kant’tan bu yana hiçbir düşünür kendilerini idealist olarak tanımlamamışken Carr, onlar için ürettiği bu kavramla uluslararası ilişkilerin ilk tartışma kuşağını başlatmıştır. Carr’a göre uluslararası sistemde savaşın nedenini anlamak ancak güç dağılımındaki eşitsizliğin doğru şekilde analiz edilmesi ile mümkündür. Güç peşinde koşma gerçeğini göz ardı eden idealist yaklaşımlar, savaş sonrası dönemde mevcut statükodan rahatsız olan revizyonist devletlerin çıkarları ile çelişmiş bu da yeni ve büyük bir savaşı kaçınılmaz hale getirmiştir. Carr’ın bu öngörüsü kitabın yayınlandığı yıl II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile gerçekleşmiştir.

Görüldüğü üzere uluslararası ilişkiler bir akademik disiplin olarak İdealizm- Realizm tartışmasından doğmuştur. Ancak Carr, her ne kadar bu tartışmayı başlatan fikir babası olarak kabul edilse de kitabı yeni bir teori geliştirmekten ziyade idealizmin eksikliklerini eleştirmekten çok da öteye gitmez. Carr’dan sonra George Schwarzenberger 1941 yılında yayımlanan Güç Politikası isimli kitabında, güç kavramının uluslararası politikadaki üstünlüğünü vurgulayarak hukuk ve ahlaki normların ancak uluslararası politikanın tali kavramları olabileceğini savunmuştur. Uluslararası ilişkilerde Realist teorinin gerçek kurucu babası Hans J. Morgenthau’dur.

II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin hemen ardından 1949 yılında basılan kitabı Uluslararası Politika’da Morgenthau Klasik Realizmin temel ilkelerini saymıştır. Ona göre politikanın kökleri insan doğasında bulunan nesnellikte gizlidir ve odak noktası ise güç terimi ile ifade edilen çıkar kavramıdır. Morgenthau başarılı bir politikanın uygulanmasında ahlakilik ve gerçeklik arasında sürekli bir gerilim olduğunu bildirir. Devletler güç peşindedir ve bunu elde etmek için kimi zaman evrensel ahlaki kriterleri göz ardı edebilirler. Bir devletin politikalarının en temel saiki bekâ arayışıdır. Bekâsını gerçekleştirmek isteyen devlet sürekli olarak askeri güç arayışı içinde olacaktır. Askeri güç arayışı için yürütülen politikayı yüksek politika olarak tanımlayan Morgenthau, başta ekonomi olmak üzere, diğer tüm alanlarda geliştirilen politikayı düşük politika olarak tanımlar. Morgenthau’dan sonra Nickolas Spykman ve George F. Kennan gibi düşünürler de Klasik Realizme katkıda bulunmuşlardır. Bu noktada Klasik Realizmin temel kavramlarına göz atmak gerekecektir. Güç, çıkar, bekâ ve anarşi kavramları Klasik Realizmin temel kavramlarıdır.

Her canlının birincil amacı yaşamını sürdürebilmektir. Devletler de her canlı organizma gibi öncelikle varlığını sürdürmek amacını güder. Devletlerin dış politikadaki öncelikleri bölünmeden, işgale uğramadan ya da ağır bir ekonomik kriz nedeniyle toplumsal dokuları zedelenmeden varlıklarını muhafaza etmeleridir. Devletin varlığını koruması ve yaşamını devam etmesi anlamındaki bekâ Klasik Realizmin en önemli kavramlarındandır. Uluslararası politikada anarşi kavramı devletin üzerinde, ona emredici bir üst otoritenin bulunmaması anlamına gelir. Kendilerinden yüksek bir otorite tanımayan egemen devletler uluslararası doğa hâlindedirler. Bir egemenin bulunmaması nedeniyle anarşik olduğu varsayılan uluslararası sistem, iç hukukta olduğu gibi güçlü bir yaptırım ve icra kuvveti bulunan hukuksal bir rejime tabi değildir. Geleneksel teoriler - Klasik Realizm ve İdealizm- devletlerin mutlak bir egemenliğe sahip olduklarına ve aralarındaki ilişki sonucu ortaya çıkan sistemin anarşik doğasına işaret eder. Grotius ise uluslararası ilişkilerin temelde anarşik olduğunu fakat mantık, ortak çıkarlar ve barışçı eğilimler üzerine kurulu bir uluslararası hukuk ortaya çıkmasıyla anarşinin ortaya çıkarabileceği savaşçı eğilimlerin aşılabileceğini iddia ediyordu.

İlişkiler veya uluslararası politika isimli bölümler kurulmaya başladıktan sonra, bu disiplindeki akademik literatürde büyük bir gelişme ortaya çıkmıştır. Literatürde meydana gelen bu artış hem niceliksel anlamda kaleme alınan eserlerin artmasına hem de yeni teorik ve metodolojik yaklaşımların geliştirilmesini ifade eder. Bu gelişim var olan bir teorik yaklaşıma ya da metodolojik yaklaşıma karşı bir alternatif geliştirilmesi vasıtasıyla ortaya çıkan akademik tartışmalar sayesinde gerçekleşmiştir. Günümüze kadar uluslararası politikanın gelişimine katkıda bulunan tartışma kuşakları şöyle sıralanabilir:

1. Klasik Realizm-İdealizm tartışması: 1930’lar.

2. Gelenekselcilik-Davranışçılık tartışması: 1960’lar.

3. Neorealizm-Neoliberalizm tartışması: 1980’ler.

4. Rasyonalist teoriler-reşektivist teoriler tartışması: 1990’lar

İlk tartışma olan Klasik Realizm ve İdealizm tartışmasına yukarıda değinmiştik. 1960’lara gelindiğinde Karl Deutsch, David Singer, James Rosenau ve Morton Kaplan’ın öncüsü olduğu davranışsalcılar, klasik realistler ve idealistleri gelenekselci olmakla itham edip onların kullandıkları yöntemlerin bilimsel olmadığını iddia ettiler. Onlara göre gelenekselci yaklaşım uluslararası politikada meydana gelen olayları betimleme, açıklama ve tahmin yoluyla ele almakta ve böylece öznel yorumlara ulaşmaktadır. Davranışçılara göre ise istatistiki veriler, sayısal analiz teknikleri ve yeni kullanıma girmeye başlayan bilgisayarlar kullanılmadan üretilen bilginin bilimselliği şüphe götürür. Kantitatif veriler kullanılarak ve değişkenleri sayısallaştırarak formel hipotezlere ulaşmak Davranışçılar için çok önemlidir. Böylece doğa bilimlerinde olduğu gibi genel bir uluslararası politika teorisine ulaşmayı amaçlayan davranışsalcılar özellikle ABD’deki uluslararası politika çalışmalarını oldukça etkilemiştir.

Davranışçı ekolden David Singer 1961 yılında kaleme aldığı “Uluslararası İlişkilerde Analiz Düzeyi Sorunu” isimli makalesinde, oldukça geniş bir çalışma alanına sahip olan disiplininin nasıl incelenmesi gerektiği sorusunu gündeme getirmiştir. Bu noktada analiz düzeyi kavramı önem kazanmaktadır. İşte bu noktada analizin hangi düzeyde yapılacağını belirlemek, akademik çalışmada hangi verilerin kullanılacağı, hangilerinin ise göz ardı edileceğinin belirlenmesini sağlar. Holsti ve Frankel uluslar arası ilişkiler incelemesinin birey, devlet ve sistem olmak üzere üç analiz düzeyinde yapılabileceğini belirtir. Rosenau’ya göre ise ulusal, bölgesel ve küresel olmak üzere üç analiz düzeyi vardır.

SOĞUK SAVAŞ VE SONRASINDA ULUSLAR ARASI POLİTİKA

İkinci Dünya Savaşı İtalya, Almanya ve Japonya’dan oluşan Mihver devletlerinin müttefiklere yenilmesi ile sonuçlandı. Kızılordu Berlin ilerlemesi sırasında Polonya’yı istila edip Balkanlar’ı da işgal etti. Bu coğrafyada daha sonra Varşova Paktı üyelerini oluşturacak Sovyet uydusu sosyalist rejimler kuruldu. Japonya’nın teslim olması ise çok daha trajik oldu. 6 Ağustos 1945 sabahı ilk atom bombası Enola Gay isimli bir bombardıman uçağı ile Hiroşima’ya, ikincisi de üç gün sonra Nagazaki kentine atıldı. 100.000 insanın ölümüyle sonuçlanan bu dehşet verici olay savaşın sonunu getirdi.

Savaş sonrası ortaya çıkan yeni dünya uluslararası politikada gevşek çift kutuplu sistem olarak tanımlanmaktadır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’nin küresel gücü azalmış, Batı dünyasının liderliği tamamen ABD’ye geçmişti. SSCB ise savaş sürecinde kendi nüfuz alanına dâhil ettiği ülkelerin liderliğini üstlenerek yeni bir kutup olarak ortaya çıktı. Ortaya çıkan bu yeni uluslararası sistemin gevşek olarak adlandırılmasının nedeni ABD ve SSCB’nin öncülüğünü yaptığı kamplarda pek çok devlet kutuplaşmış olmasına rağmen, pek çok ülkenin de bu iki kampta yer almamayı başararak Bağlantısızlar ismiyle üçüncü bir yolu talep edebilmiş olmalarıdır. Soğuk Savaş dönemini betimlemekteki başarısı nedeniyle, onca eleştiriye rağmen güncelliğini hiç kaybetmeyen teori Neorealizmdir. 1970’li yıllarda Kenneth Waltz, Hedley Bull ve Robert Gilpin tarafından geliştirilen Neorealist teori uluslar arası politikaya dair yapısalcı-sistemci bir analiz sunar. Neorealizmde yapısal anlamda anarşik bir uluslararası sistemin var olduğu ve bahsi geçen sistemin ise tek tek devletlerin dış politikalarının bir toplamından ibaret değil, tüm devletlerin etkileşimi ile ortaya çıkan bir yapı olduğu savunulmaktadır. Klasik Realizmin aksine Neorealizm devletlerin gerçek amacının güç elde etmek değil güvenliklerini sağlamak olduğunu iddia eder. 1960’lı yıllarda Marksist ve Liberal Kurumsallaşmacı teorilerin, Realist teorinin ekonomiyi güvenlik konularına göre ikinci planda gören yaklaşımını eleştirmeleri üzerine Neorealizm, devletin uluslararası politikadaki temel aktör olma pozisyonuna tekrar vurgu yapmıştır. Neorealizmin uluslararası politikaya yaptığı bir diğer önemli katkı geliştirdiği hegemonya kavramıdır. Hegemonya “en güçlü devletin bütün sistem üzerinde kendi politik hâkimiyetini kurması, sürdürmesi ve koruması yolundaki arzusu” olarak tanımlanabilir. Soğuk Savaş dönemini en iyi resmeden teori olan Neorealizm ABD ve SSCB’nin bu dönemdeki politikalarını sistem içinde hegemonya oluşturma çabası olarak tanımlamıştır.

Soğuk Savaşın Bitişinden Günümüze Uluslararası Politika

SSCB’nin Aralık 1991 tarihinde dağılması ile Soğuk Savaş sona erdi. Keza bu devletin 1979’da Afganistan’ı işgalinin ardından hızla güç kaybetmesi ve 1980’li yıllarda Doğu Avrupa’da sosyalist rejimlerin çökmesi, Soğuk Savaş sona ermeden yeni tartışmaların başlamasına neden olmuştu. Reflektivist olarak tanımlanan bu teoriler Eleştirel teori, Post-yapısalcılık ve Sosyal İnşacılıktır. Bu teoriler uluslararası politikadaki, insanın akılcı davranan bir varlık olduğu ve dolayısıyla insanın ürettiği bir kurum olan devletin de tüm davranışlarının akılcı analizlerle çözümlenebileceği yolundaki temel varsayımın doğru olmayabileceğine vurgu yaparlar. Bu teoriler rasyonel düşünceye bir eleştiri yaptıkları için genel olarak eleştirel teoriler olarak da adlandırılırlar. Reflektivist -yahut eleştirel- teoriler uluslararası politikayı sadece devlet, birey, kurum yahut şirketler gibi aktörlerin davranışları üzerinden değil; kimlikler, iç politikayı şekillendiren sosyolojik faktörler, aktörlerin birbirleri hakkındaki algıları gibi etmenler üzerinden inceler. Bu teorilere göre sosyal gerçeklik, doğa gerçekliğinden farklı olarak onu anlayan ve yorumlayandan bağımsız değildir. Bu nedenle bu teoriler, anket, istatistik ya da kamuoyu yoklamaları gibi metotların sosyal bilimlere girmesini savunan yapısalcı eleştirinin aksine analizi yapanın yorumlamasını önemser.

UNUTMAYALIM

Uluslararası politika, başta devlet olmak üzere, uluslararası sistemde tanımlı temel aktörlerin birbirleri ile girdikleri politik ilişkileri inceleyen bir alt disiplindir. Bu anlamda tüm uluslararası aktörlerin politik davranışlarından kültürel ilişkilerine, spor aktivitelerinden sınır-aşan yardım kampanyalarına, ekonomik ilişkilerden uluslar arası hukukun gelişmesine dair çabalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede faaliyet gösteren uluslar arası ilişkiler disiplinin bir alt disiplinidir. Tarihsel açıdan uluslararası politikanın gelişimini açıklamak. Uluslararası ilişkiler tarihini antik Yunan uygarlığında, M.Ö. 4. yüzyılda Peloponnessian Savaşları’na kadar götürmek mümkündür. Ancak modern anlamda ulus 1684 Westphalia Anlaşması ile kurulmuştur. Bu nedenle uluslararası politikanın tarihini anlayabilmek için 18. ve 19. Yüzyıllarda Avrupa kıtasında gözlemlenen güç dengesi sistemini, liberalizmin Avrupa uyumunu bozmasını, Soğuk Savaş döneminde yaşanan gevşek çift kutuplu sistemi ve Soğuk Savaş sonrası yaşanan, ABD’nin en güçlü devlet olarak kaldığı ancak çeşitli bölgesel güçlerin de etkili olduğu yeni yapıyı analiz etmek gerekecektir. Diplomasi, uluslararası hukuk, ulus devle Diplomasi, uluslararası hukuk, ulus devlet ve egemenlik kavramlarını tanımlamak. Egemenlik devletin ülke toprakları üzerinde siyasi yönetim yetkisini kullanma hakkıdır. İç egemenlik devletin ülkesinde yegâne kuvvet kullanma yetkisine sahip birim olması; dış egemenlik ise devletin uluslararası sistemdeki bağımsızlığıdır. Politika bilimi açısından ulus devlet sınırları belirlenmiş bir ülke üzerinde yerleşik bir insan topluluğunun egemenlik yetkisine sahip bir iktidar tarafından yönetilmesi ile ortaya çıkan politik bir kurumdur. Uluslararası hukuk kamu hukukunun bir alt dalıdır. Uluslararası politika disiplinde tanımlı aktörler arasında gelişen hukukî ilişkileri inceler. Uluslararası politikanın bir akademik disiplin olarak gelişim sürecindeki teorik ve metodolojik tartışmaları yorumlamak. Uluslararası politika dört teorik ve metodolojik tartışma kuşağı ile bir akademik alt disiplin olarak gelişmiştir. Bunlar:

1. Klasik Realizm-İdealizm tartışması: 1930’lar.

2. Gelenekselcilik-Davranışçılık tartışması: 1960’lar.

3. Neorealizm-Neoliberalizm tartışması: 1980’ler.

4. Rasyonalist teoriler-Reflektivist teoriler tartışması:

1990’lar.

Klasik Realizm güç ve çıkarın uluslararası politikanın temel kavramları olduğunu iddia ederken, İdealizm ve Neoliberalizm ekonominin rolüne dikkat çekerek, uluslararası politikanın barışa ulaşmak için çaba göstermesini savunur. Metodolojik tartışmalardan davranışçılık doğa bilimlerinin metotlarını uluslararası politikaya uyarlamayı savunurken, reflektvist teoriler bunu reddededer. Onlara göre sosyal bilimler insanın doğasına vurgu yapan rasyonel açıklamalar yerine sosyolojik analizlere, kimliğin inşasına ve karşılıklı algılara üzerinde durmalı ve akademik çalışma yapan kişinin olguları yorumlamasına önem vermelidir.

AÖF Ücretsiz Ders Özeti Paylaşımları
1
ATA AÖF - KURTARMA ARAÇLARI EĞİTMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
2
ATA AÖF - AFETLERDE RİSK VE KRİZ YÖNETİMİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
3
ATA AÖF -MESLEK HASTALIKLARI 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
4
ATA AÖF - BİREYLERLE SOSYAL HİZMET 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
5
ATA AÖF - ETİKETLEME VE İŞARETLEME 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
6
ATA AÖF - YÖNETİM BİLİŞİM SİSTEMLERİ 1. ÜNİTE DERS ÖZETİ
# TÜM ÖZETLERİ LİSTELE
Siz de hemen Ders Özeti sipariş verin, derslerinize kolayca çalışarak mezun olun.

Anadolu Üniversitesi Özet

Atatürk Üniversitesi Özet

Etiketler: ata aöf - ata aöf çıkmış sorular - ata aöf ders özeti - burhan kankaya - burhan kankaya ders özeti


Bu yazı 21.03.2017 tarihinden itibaren 1 kez okundu.




AÖF Çıkmış Sorular (Anadolu Ünv.) AÖF Çıkmış Sorular (Atatürk Ünv.) AÖF Ders Özetleri AÖF Deneme Sınavları AÖF Ders Kitapları Açık Lise Çıkmış Sorular
İletişim Bilgileri Firmamız Hakkında Sipariş ve Kargo Takibi Mesafeli Satış Sözleşmesi Garanti ve İade Şartları Gizlilik Sözleşmesi Ödeme ve Teslimat